pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 PEYGAMBERLERİN HAYATLARI

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Sayfalar

29 Ekim 2021 Cuma

HZ YUNUS(AS) IN HAYATI

HZ YUNUS(AS) IN HAYATIKur’ân-ı Kerîm’de kendi adına bir sûre nâzil olmuş bulunan Hazret-i Yûnus -aleyhisselâm-, Âsur Devleti’nin başkenti olan Ninova[1] halkına gönderilmiş bir peygamberdir. M.Ö. sekizinci asırlarda yaşadığı tahmin edilmektedir. Babası, Mettâ isminde sâlih bir insandı.

Yûnus -aleyhisselâm-, Ninova’da doğup büyümüş, otuz yaşına gelince, Hak Teâlâ O’nu peygamber olarak vazîfelendirmiştir. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyurur:
“Yûnus -aleyhisselâm- otuz yaşında peygamber oldu ve senelerce kavmini îmâna çağırdı.”
HZ YUNUS’UN (A.S.) PEYGAMBERLİĞİ İLE İLGİLİ AYETLER
Peygamberliği husûsunda Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle buyrulur:
“Muhakkak Yûnus da gönderilen peygamberlerdendi.” (es-Sâffât, 139)
“Onu, yüz bin kişiye peygamber olarak gönderdik ve hattâ artıyorlardı.” (es-Sâffât, 147)
“(Habîbim!) Biz Nûh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi Sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Yakûp’a, esbâta (torunlara), Îsâ’ya, Eyüp’e, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleymân’a vahyettik. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.” (en-Nisâ, 163)
HZ YUNUS’UN (A.S.) KAVMİ 'NİNOVALILAR'
Ninova ahâlîsi, putlara ve heykellere tapıyorlardı. Çok zâlimdiler. Yûnus -aleyhisselâm- tevhîde dâvet etmeye başlayınca, kendisine sâdece iki kişi îmân etti. Biri âlim ve hakîm, öteki âbid ve zâhiddi. Diğerleri Hazret-i Yûnus’a:
“−Aramızda bu kadar kâhin, âlim ve sanatkârlarımız varken, sen tek başına ortaya çıkıyor, atalarımızın yolunun yanlış olduğunu söylüyorsun! Tanrılarımızı inkâr ediyorsun! Sen, kimsenin alışkın olmadığı hükümlerle ayağımızı mı bağlamak istiyorsun?!” dediler.
Ancak bu sözlerle de yetinmeyip Yûnus -aleyhisselâm-’a türlü ezâ ve cefâda bulundular. Hazret-i Yûnus ise, onların yaptıklarına tahammül ve sabır gösteriyor, kendilerini yine merhametle tevhîde dâvet ediyordu. Allâh’ın azâbının çetin olduğunu hatırlatıyordu. Fakat onlar, bu îkazlara gülüp geçtiler:
“–Bir kişinin hatırı için azap gelip herkesi mahvedecekse, müsâade et bu azap gelsin!” dediler.
Yûnus -aleyhisselâm-, kavminin küfürdeki bu inatçı hâllerine son derece üzüldü. Daha fazla dayanamayıp, izn-i ilâhîyi beklemeden aralarından ayrıldı. Yolda iken Cenâb-ı Hak vahyetti:
“Ey Yûnus! Geri dön; kırk gün daha onları îmâna dâvet et!”
Bu emir üzerine Yûnus -aleyhisselâm-, tekrar kavminin yanına döndü. Allâh’ın emir ve azâbını haber verdi. Yine uslanmadılar. Va’dedilen günlerden otuz yedi gün geçtiğinde, kavmi hâlâ îmâna gelmemişti. Hazret-i Yûnus:
“O hâlde üç güne kadar başınıza gelecek olan azâbı bekleyin! Bunun alâmeti olarak da önce benizlerinizin sarardığını göreceksiniz!” dedi ve yine emr-i ilâhîyi bekleyemeden büyük bir üzüntü ile aralarından ayrıldı.
Bu terk ediş, ne ilâhî vazîfeden kaçma, ne de bu vazîfeyi verene baş kaldırmaydı. Sâdece yüce dâvete uymayan âsî bir kavimden uzaklaşmaydı.
NİNOVALILAR HELAK OLMAKTAN NASIL KURTULDULAR?
Derken Yûnus -aleyhisselâm-’ın haber verdiği gün gelip çatmıştı. Azâbın habercisi olarak da bütün Ninovalıların benizleri sararmış ve renkleri uçuklaşmıştı. O an herşeyi anladılar. Birbirlerine:
“−İşte Yûnus’un haber verdiği azap alâmeti! Biz O’nun bugüne kadar yalan söylediğini hiç görmedik.” diyerek gelen azaptan büyük bir korkuya kapıldılar.
Gökyüzü kararmaya başladı. Herkes feryâd hâlindeydi. Çâresizce bir ümit kapısı aradılar. Birbirlerine:
“−Eğer Yûnus aramızda ise korkmayın! Şâyet gitmiş ise, azap bizi helâk edecektir!” dediler.
Son derece pişmân olmuşlardı. Yürekleri, yaptıkları yüzünden nedâmetle dolup taşıyordu. Çünkü azâb-ı ilâhî iyice yaklaşmıştı. Ne yapacaklarını bilemez bir hâlde büyük bir tevbe iştiyâkı içerisinde sâlih bir zâta koştular. O da:
“−Henüz azâbın gelmesine iki gün var. Şimdi şu yüksek tepeye (tevbe tepesine) çıkın! Birbirinizle helâlleşerek gasbettiğiniz hakları sâhiplerine iâde edin! Ardından Yûnus’un Rabbi için kurbanlar kesin ve bundan büyük-küçük, zengin-fakir herkes yesin! Sonra başlarınızı açarak:
«Ey Yûnus’un Rabbi! Biz tevbe ettik. Sana inandık. Yûnus’un peygamberliğini de kabûl ettik. Yûnus’u bulduğumuz an, O’ndan Sen’in emir ve yasaklarını öğrenip tatbîk edeceğiz!» diye yalvarın!..” dedi.
Ninovalılar gözyaşları içerisinde bütün bu söylenenleri yerine getirdiler. Allâh Teâlâ da “Rahmân” ism-i şerîfi ile onların tevbelerini kabûl etti ve azâb-ı ilâhî, üzerlerinden kaldırıldı. O gün Cuma olup âşûra günüydü. Bu husus, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:
“Hiçbir şehir ahâlîsi yoktur ki, (yeis hâlinde) îmân etmiş olsun da, bu îmânı ona fayda versin! Ancak Yûnus kavmi müstesnâdır ki, bunlar îmân edince, kendilerinden dünyâ hayâtındaki rüsvâlık (perişanlık) azâbını uzaklaştırıp giderdik ve onları ecelleri gelinceye kadar (yaşatıp) faydalandırdık!” (Yûnus, 98)
Îmansızlıkları sebebiyle helâke dûçâr olup da tevbe ederek kurtulan tek kavim, Yûnus -aleyhisselâm-’ın kavmidir. Bu, lutf-i ilâhînin farklı bir tecellîsidir ve Yûnus Sûresi’nin pek çok âyet-i kerîmeleri, rahmet-i Rahmân’ın azâb-ı ilâhîden daha ziyâde olduğunu beyân eder.
HZ YUNUS’UN (A.S.) GEMİDE BAŞINDAN GEÇEN HADİSELER
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Zünnûn’u da (zikret)! O öfkeli bir hâlde geçip gitmişti...” (el-Enbiyâ, 87)
Zünnûn, Hazret-i Yûnus’un lakâbıdır. Balık sâhibi mânâsına gelir. Ona bu lakab, kendisini balık yuttuğu için verilmiştir.
Yûnus -aleyhisselâm- şehirden ayrılınca Dicle Nehri’nin kenarına geldi. Bir gemiye bindi. Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:
“Hani O, dolu bir gemiye binip kaçmıştı.” (es-Sâffât, 140)
Gemi, hareket ettikten bir müddet sonra suyun ortasında durdu. Onu bir türlü yürütemediler. Batacakları endişesiyle durumu uğursuzluk sayarak gemide günahkâr birinin olduğunu düşündüler. Bunun kim olduğu husûsunda kur’a çektiler. Kur’a Hazret-i Yûnus’a çıktı. O da başına gelen bu işin bir imtihân olduğunu fark ederek tevekkülle:
“−Evet, o âsî kul benim!” dedi.
Ancak gemidekiler, onun hâlinden sâlih bir kimse olduğunu anlayarak kur’ayı birkaç defa yenilediler. Fakat hepsinde de netîce Yûnus -aleyhisselâm-’a çıktı. Nihâyet çâresiz bir şekilde: «Herhâlde bu kulun bir suçu olmalı!» diyerek Hazret-i Yûnus’u suların içine bıraktılar. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“Gemide olanlarla karşılıklı kur’a çektiler de (Yûnus) kaybedenlerden oldu.” (es-Sâffât, 141)
“…(O), Biz’im kendisini aslâ sıkıntıya uğratmayacağımızı zannetmişti…” (el-Enbiyâ, 87)
“Yûnus kendini kınayıp dururken O’nu bir balık yuttu.” (es-Sâffât, 142)
HZ YUNUS’UN (A.S.) BALIĞIN KARNINDA OKUDUĞU DUA
Artık Hazret-i Yûnus, bir balığın karnındaydı. Orası karanlık bir yerdi. Kendisi henüz canlı idi ve şuuru da yerindeydi. Cenâb-ı Hak balığa, Yûnus’u yaralamamasını ve onun kemiklerine zarar vermemesini emretti.
Yûnus -aleyhisselâm-, ilâhî takdîre rızâ göstererek Rabbine teslîm oldu. Âyet-i kerîmede bu hâl şöylebildirilir:
“…(Ve) karanlıklar içinde (Yûnus, pek üzgün bir şekilde hâlini Rabbine şöylece arz etti): «Sen’den başka hiçbir ilâh yoktur. Sen’i tenzîh ederim. Gerçekten ben, zâlimlerden oldum!»” (el-Enbiyâ, 87)
Bu sırada balığın karnında bazı sesler işitti, bunun ne olduğunu merak etti. Allâh Teâlâ da, kendisine balığın karnında olduğunu vahyetti ve şöyle buyurdu:
“Ey Yûnus! Bu sesler, denizde zikreden canlıların sesidir.”
Hazret-i Yûnus, içinde bulunduğu bu zor ve sıkıntılı şartlar altında bile, her zaman olduğu gibi Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ve zikirden geri kalmamaya gayret etti. İstiğfâr ve duâ ile meşgûl oldu. Melekler onun durumuna muttalî olduklarında kendisi hakkında Allâh’a şefâatte bulundular. Nihâyet Cenâb-ı Hak, Hazret-i Yûnus’un da:
“Sen’den başka hiçbir ilâh yoktur. Sen’i tenzîh ederim. Gerçekten ben, zâlimlerden oldum!” diye çokça tesbîhi üzerine bu mübârek peygamberinin işlediği zelleyi affetti:
“Bunun üzerine O’nun duâsını kabûl ettik ve O’nu kederden kurtardık. İşte Biz, mü’minleri böyle kurtarırız.” (el-Enbiyâ, 88)
Bu affın yegâne sebebi, Yûnus -aleyhisselâm-’ın çokça tesbîhiydi:
“Eğer Allâh’ı tesbîh edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” (es-Saffât, 143-144)
Yûnus -aleyhisselâm-, Rabbini zikretmesi, hatâsını idrâk etmesi ve tevekkülü sâyesinde kurtulmuştur.Bu hâli, kendisi için büyük bir rahmet ve nîmet vesîlesi olmuştur.
Mühim bir husustur ki, Yûnus -aleyhisselâm-, kavminin helâki için verilen kırk günlük mühlete 37 gün sabretmiş, üç gün sabredememişti. Buna mukâbil, Allâh Teâlâ da O’nu balığın karnında sabır tâliminden geçirmek gibi büyük bir imtihâna tâbî tutmuştur.
HZ YUNUS’UN (A.S.) BALIĞIN KARNINDAN ÇIKMASI
Sonunda Hazret-i Yûnus’u içinde yüce bir emânet gibi taşıyan balık, Allâh’ın emri ile O’nu sâhile bıraktı. Cenâb-ı Hak buyurur:
“Hâlsiz bir vaziyette kendisini dışarıya çıkardık. Ve üstüne (gölge yapması için) kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik.” (es-Sâffât, 145-146)
Balık onu çıkarıp sâhile bıraktığında, Yûnus -aleyhisselâm- zayıflamış, bitkin, hasta ve himâyeye muhtaçtı. Vücûdu, pelte hâlindeydi. Hava da oldukça sıcaktı. Allâh Teâlâ, onu güneşin yakıcı ziyâsından koruyacak geniş yapraklı bir bitki bitirdi. Onun gölgesinde sinek türünden bir haşerat da yoktu. Ayrıca Cenâb-ı Hak, bu bitkiden Hazret-i Yûnus’a süt damlattı.
Hazret-i Yûnus, kendisini toparlayınca, Ninova’ya yöneldi. Şehre yaklaştığında bir çobana rastladı. Kavminin hâlini sordu. Çoban olanı biteni anlattı. Kavminin îmân edip tevbekâr olduğunu ve böylece Allâh’ın kendilerini affettiğini bildirdi. Şimdi herkesin Yûnus -aleyhisselâm-’ın ilâhî emirleri bildirmek üzere gelmesini beklediğini söyledi.
Hazret-i Yûnus’un döndüğünü haber alan kavmi, hemen O’nun yanına geldiler. O esnâda Yûnus -aleyhisselâm- namaz kılmaktaydı. Namazdan sonra kendisini hasretle kucaklayıp özürler dilediler. Hazret-i Yûnus da, af ve müsâmaha ile davranarak onlara Allâh’ın emir ve yasaklarını öğretti. Bundan sonra kavmi, Allâh’a ve peygamberine itâat hâlinde, mes’ûd ve iyilik üzere bir hayat yaşadılar. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Sonunda O’na îmân ettiler. Bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar yaşattık.” (es-Sâffât, 148)
HAK BİR DAVANIN SAHİPLERİNE ÖĞÜTLER
Hak bir dâvânın sâhiplerine, sabırlı, sâkin ve azimli hareket etmek düşer. Yûnus aleyhisselâm-,kavminden son derece bîzâr olduğu için eleminin şiddeti sebebiyle ilâhî vahyi bekleyemeden oradan ayrılmıştı. Bu ise, bir bakıma sabırsızlık ve acelecilik olmuştu. Zor şartlar içersinde bile olsa, böyle bir davranış, kendisi için bir zelle idi.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, Mekke müşriklerinin zulüm, eziyet ve cefâlarına tahammül etmiş, hicret hakkında ilâhî emir gelinceye kadar sabırla beklemiştir. Allâh Teâlâ da, aynı zamanda bir duâ mâhiyetinde olan İsrâ Sûresi’nin 80. âyetinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e şöyle izin verdi:
“Ve şöyle niyâz et: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla! Bana tarafından hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver!”
Cenâb-ı Hak, Yûnus -aleyhisselâm-’ın kavmini izinsiz terk etmesi sebebiyle de, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e risâlet vazîfesindeki sıkıntılara sabretmesi husûsunda şöyle buyurmuştur:
“Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle! Balık sâhibi (Yûnus) gibi olma! Hani O, dertli dertli Rabbine niyâz etmişti. Şâyet Rabbinden O’na bir nîmet yetişmemiş olsaydı O, mutlakâ, kınanacak bir hâlde ıssız bir diyâra atılacaktı. Fakat ardından, Rabbi O’nu seçti (vahiy verdi) ve O’nu sâlihlerden kıldı.” (el-Kalem, 48-50)
Yûnus -aleyhisselâm-, Allâh’ı çok zikredenlerden olduğu için balığın karnında kıyâmete kadar kalmaktan kurtulup dışarı çıkarılmaya lâyık görülmüştür. Bu sebeple âyet-i kerîmede “Hâlsiz, hasta bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık!” buyrulmuştur.
Kalem Sûresi’nin 49. âyeti, Yûnus -aleyhisselâm-’ın balığın karnından dışarı çıkarılmayı hakettikten sonraki durumuyla alâkalıdır. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılan mânâya göre, eğer Allâh Teâlâ, Hazret-i Yûnus’un tevbesini kabûl ederek yeniden vahyetmek sûretiyle O’nu teblîğ için kavmine tekrar göndermeyi murâd etmeseydi, elbette O, ıssız bir yere, hoşa gitmeyecek bir durumda bırakılacaktı. Lâkin tevbesinin kabûlüyle affa mazhar oldu ve kurtuluşa erdi. Artık balığın karnından, hiçbir nebat ve binânın olmadığı ıssız bir yere çıkarıldığı zaman, O, kınanmış ve fenâ bir hâlde değildi. Sâffât Sûresi’nde belirtildiği gibi, maddî bir hâlsizliğe dûçâr olsa da, lutf-i ilâhîye nâil kılınarak kısa zamanda şifâyâb oldu. Sıhhati kendisine iâde edildi. Çünkü O, Rabbinin affına ve merhametine nâil olmuş ve seçilmiş sâlih bir peygamberdi.
HZ. YUNUS’UN (A.S.) KISSASINDAN ALINACAK DERSLER
Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssasından alınacak ibretler:
1. Tebliğde titizlik, sebât ve sabır.
2. Zikir ve istiğfârın ehemmiyeti.
3. İhlâsla yapılan tevbenin kabûl olunması.
4. Sekerât hâlindeki tevbenin yalnız Yûnus -aleyhisselâm-’ın kavmine mahsus olarak kabûl edilmesi.
Ancak bu sekerât hâli, tam bir sekerât hâli de değildir. Çünkü Yûnus -aleyhisselâm-’ın kavmi tevbe ettiği zaman, henüz azap gelmemiş, sâdece azâbın emâreleri belirmişti. Onlar da, Hazret-i Yûnus’un hiç yalan söylemediğini düşünerek va’dettiği azâbın muhakkak geleceğini anlamışlar ve derhal tevbe etmişlerdir. Oysa diğer helâk edilen kavimlerdeki durum böyle değildir. Meselâ Firavun’un îmânı, azâbın tahakkukundan sonradır ki, tam bir yeis hâli olduğu için makbûl olmamıştır.
Yûnus -aleyhisselâm-’ın fazîleti hakkında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, -kendileri için bir tevâzû ifâdesiyle birlikte- şöyle buyurmuşlardır:
“Hiçbir kula «Yûnus bin Mettâ’dan daha hayırlıyım.» demek yakışmaz!” (Buhârî, Enbiyâ, 35; Müslim, Fedâil, 166)
Yunus Aleyhisselam
Musul yakınlarındaki Nineve (Ninova) ahâlisine gönderilen peygamber. Babası Metâ adında bir zât olup sâlih kimselerdendi. Yunus aleyhisselam kendisini balık yuttuğu için Zinnûn ve Sâhib-i Hût adlarıyla da anılmıştır.Yunus aleyhisselam, Asûr Devletinin başşehri ve önemli bir ticâret merkezi olan Nineve şehrinde doğdu. Babası Metâ ve annesi, Allahü teâlâya dua edip, kendilerine bir erkek evlâd ihsân etmesini dilediler. Cenâb-ı Hak onlara Yunus’u ihsân etti. Ancak Yunus aleyhisselam ana rahmindeyken babası vefat etti. Annesi onun doğum ve çocukluğu sırasında birçok hârikulâde, olağanüstü haller gördü. Yunus aleyhisselam Nineve’de büyüdü. Kavmi içinde emin, yalan söylemeyen, yardım seven bir kişi olarak meşhur oldu.Otuz yaşına gelince Nineve ahâlisine peygamber olarak gönderildi. Putlara tapan Nineve halkını senelerce Allahü teâlâya îmân ve ibâdet etmeye dâvet etti. Kavmi ona îmân etmedikleri gibi birçok ezâ ve cefâda bulundular. Onunla alay ettiler. Fakat Yunus aleyhisselam yılmadan ve ümitsizliğe kapılmadan onları hak dîne dâvet etti. Allahü teâlânın azâbıyla korkuttu. Fakat Nineve halkı, “Tek bir kişinin hatırı için azap inip herkesi yok edecekse müsâde et bu azap gelsin.” deyip alay ettiler.Yunus aleyhisselam kavminin küfürde isrâr etmesine üzülüp onların arasından ayrıldı. Allahü teâlâ ona vahyedip; “Kullarımın arasından ayrılmakta acele ettin. Geri dön, kırk gün daha onları îmâna çağır.” buyurdu. Yunus aleyhisselam bu ilâhi emir üzerine kavmine döndü ve onları hak dîne dâvete devam etti. Otuz yedi gün aralarında kaldı. Kavmi yine inanmadı. Bunun üzerine Yunus aleyhisselam “O halde üç güne kadar başınıza gelecek azâbı bekleyin. Bunun alâmeti önce benizleriniz sararacaktır.” buyurdu ve ilâhî bir emir gelmeden üzüntüyle aralarından ayrıldı.Yunus aleyhisselamın haber verdiği gün gelince Ninevelilerin benizleri sarardı. Gökyüzü karardı. Şehri simsiyah bir duman kapladı. Herkesi korku ve telâş sardı. Feryad ve figâna başladılar. “Yunus aleyhisselam aramızda ise korkmayın, eğer gitmişse azâb bizi helâk edecektir.” diye söyleştiler. O zaman Allahü teâlâ kalplerine pişmanlık hissini verdi. Onlar tövbe etmek arzusu ile yaşlı sâlih bir zâta geldiler ve ne yapmaları gerektiğini sordular. O zât da henüz azâbın gelmesine iki gün olduğunu ve tövbe etmelerini ve azâbı kaldırması için dua etmelerini tavsiye etti.

Bunun üzerine Nineve halkı şehrin yakınındaki bir yüksek tepeye çıkıp Allahü teâlâya ve O’nun peygamberi Yunus aleyhisselama îmân ettiler. Allahü teâlâya dua edip azâbı kaldırmasını niyaz ettiler. O zamana kadar yaptıkları her türlü kötülük ve haksızlığa da tövbe ettiler. Hattâ öyle oldu ki, evlerindeki başkasına âit olan taşları söküp sâhiplerine iâde ettiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ tövbelerini kabul edip, azâbı üzerlerinden kaldırdı. Duânın yapıldığı gün Cumâ olup, Aşûre günüydü. Sonra sevinç içinde şehre dönen Nineve halkı şehirde Yunus aleyhisselamı aramaya başladılar.
Yunus aleyhisselam da ayrılışından bir müddet sonra kavminin hallerini öğrenmek için Nineve’ye yakın bir yere geldiğinde azâbın rahmete tebdil olduğunu gördü. Fakat şehre girmedi. “Eğer şehre girersem beni yalancılıkla ithâm ederler.” diyerek sahra (çöl) tarafına yöneldi ve oradan uzaklaştı ve Dicle Nehri kenarına vardı. Fakat buraya Allahü teâlâdan emir almadan gelmişti. Dicle Nehri kenarındayken yolcularla dolu olan bir gemiye bindi. Gemi hareket edip kıyıdan uzaklaştı. Gemi bir müddet seyrettikten sonra durdu ve kımıldamaz oldu. Gemidekiler şaşırıp kaldılar. Ne kadar çalıştılarsa da gemiyi bir türlü yürütemediler. Sonra da; “Aramızda bulunan bir suçlu yüzünden gemi yürümüyor.” diye aralarında söylendiler. Geminin batacağından endişe edip paniğe kapıldılar. Durumu uğursuzluk kabul edip: “Burada efendisinden kaçan bir kul vardır. Kur’a atalım o meydana çıkar!” diye söyleştiler.
O zamâna kadar âdetleri kur’a kime isâbet ederse onu cezâ olarak denize atmaktı. Âdetleri gereği kur’a çektiler. Kur’a Yunus aleyhisselama çıktı. O zaman Yunus aleyhisselam bunun kendisi hakkında ilâhi bir imtihan olduğunu kabul edip tevekkülle; “O âsi kul benim!” dedi. Gemidekiler Yunus aleyhisselama bakıp sâlih bir kimse olduğunu anlayıp; “Bu zât köleye benzemiyor!” diyerek yeniden kur’a çektiler. Kur’a yine hazret-i Yunus’a isâbet etti. Üçüncü defâ çekilen kur’a da Yunus aleyhisselama isâbet etti. Bâzıları; “Şüphesiz bu kişinin suçu olmalı!” dediler.
Yunus aleyhisselam yolcuları Allahü teâlâya îmân etmeye dâvet etti. Fakat gemidekiler Yunus aleyhisselamı denize attılar. O an gece vaktiydi. Yunus aleyhisselamı bir balık yuttu. O zaman cenâb-ı Hâk balığa emredip onu yaralamamasını, kemiklerini kırmamasını bildirdi. Balık bu hal üzere hazret-i Yunus’u alıp denizin derinliklerinde kayboldu. Yunus aleyhisselam balığın karnında sağ, aklı başında ve şuûru yerindeydi. Balığın karanlık vücûdunda çok üzgün bir halde: “Yâ Rabbî! Emir ve hüküm senindir. Fakat Nineve’ye dönmeye ve kavmimi îmânlı bir şekilde görmeye ümîdim sonsuzdur. Bütün bunlara rağmen senin takdirin ne ise ona râzıyım.” dedi.
O sırada bâzı sesler işitti. “Bu nedir acabâ?” diye söylendi. Allahü teâlâ ona balık karnında olduğunu vahyederek: “Ey Yunus! Bu sesler beni denizde zikreden canlıların sesleridir!” buyurdu.
Yunus aleyhisselam balığın karnında dahi her zaman zikre devam ediyordu. Melekler onun sesini işitip Allahü teâlâya arz ettiler. Allahü teâlâ; “Bu kulum Yunus’un sesidir. Bir hâli sebebiyle onu denizde bir balığın karnında hapsettim.” buyurdu. Yunus aleyhisselam, “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke inni küntü minezzâlimîn (Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum.” (Enbiya sûresi 87)” duasına devam etti. Bu duası ve tesbihi onun kurtuluşuna sebep oldu. Balığın karnında üç, yedi veya kırk gün kaldıktan sonra kurtuluşa erdi. Yunus aleyhisselam balığın karnından Muharrem ayının onuncu (Aşûre) günü çıktı.
Balık onu çıkarıp sâhile bıraktığında; Yunus aleyhisselam zayıflamış, bitkin, hasta bir durumda ve himâyeye muhtâçtı. Cenâb-ı Hak ihsânıyla orada hazret-i Yunus’u güneşin yakıcı sıcağından gölgelendirerek geniş yapraklı, çabuk büyüyüp yükselen bir ağaç veya bitki bitirdi. Bu ağaç sinek ve haşerâtın zararını da önlemekteydi. Cenâb-ı Hak bir rivâyette o bitkiden hazret-i Yunus’a süt damlattı. Diğer bir rivâyette dağ keçisini emrine verdi. İyice kuvvetleninceye kadar o dağ keçisi sabah akşam gelip hazret-i Yunus’u emzirdi. Yunus aleyhisselam kendine gelince Allahü teâlâya şükredip ibâdete başladı. Birgün kendisine gölge veren ağacın kuruduğunu görüp üzüldü. Allahü teâlâ ona vahy edip kavmine dönmesini emir buyurdu ve kavminin tövbelerini kabûl ettiğini bildirmesini emretti.
Yunus aleyhisselam kavmine gitmek üzere yola çıkıp, Nineve şehri yakınlarına gelince gördüğü bir çobana kavminin durumunu sordu. Çoban da; “Peygamberleri olan Yunus aleyhisselam onlara darılıp gittiğinden kendi başlarına kaldı. Cenâb-ı Hak onlara azâb gönderdi. Azâb bulutları başları üzerinde üç gün üç gece durdu. Fakat onlar bin bir pişmanlıkla ağlaştılar. Yunus aleyhisselamı aramalarına rağmen

bir yerde bulamadılar. Neticede Allahü teâlâ onları bağışladı. Üzerlerinden azâbı kaldırdı. Şimdi yolları gözetip kendilerine emir ve yasakları öğretecek Yunus aleyhisselamın gelmesini bekliyorlar.” dedi. Yunus aleyhisselam kendisinin bekledikleri kimse olduğunu ve gidip onlara haber vermesini istedi. Çoban Nineve’ye gidip Yunus aleyhisselamın geldiğini haber verdi.
İlk anda Yunus aleyhisselamın geldiğine inanmayan Nineve halkı ağacın ve koyunun dile gelip, konuşması netîcesinde inandılar. Yunus aleyhisselamın bulunduğu tarafa gittiler. Yunus aleyhisselamı namaz kılarken buldular. Namazdan sonra onu hasretle kucaklayıp özür dilediler. Berâberce şehre döndüler. Bundan sonra Yunus aleyhisselam onlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlattı. Kavmi mesut ve iyilik üzere oldular. Yunus aleyhisselam seksen üç yaşında ibâdet hâlindeyken Nineve’de vefat etti. Vefât ettiği yer hakkında başka rivâyetler de vardır.
Yunus aleyhisselamın mucizeleri:
1. Yunus aleyhisselam, Kur’ân-ı kerîmde bildirildiği üzere balığın karnında üç, yedi veya kırk gün yaşamıştır.
2. Yunus aleyhisselamın duası bereketiyle bulutlardan ateş çıkardı. Bir gün Nineve ahâlisi kendisinden bulutlardan ateş çıkarılmasını istediklerinde dua etti ve bulutlardan ateş düşüp memleketin bir bölgesindeki ağaçları yaktı.
3. Yunus aleyhisselamın duası bereketiyle dağdan su çıkmıştır.
4. Yunus aleyhisselamın peygamberliğine bir keler şehâdet etmişti. Nineveliler Yunus aleyhisselamdan mucize isteyince, Allahü teâlânın emriyle dağa işâret etti. Dağdan çıkan bir keler dile gelerek; “Ey insanlar! Biliniz ki, Yunus hak peygamberdir. Sizi Cennet’e, Rabbinizin mağfiretine dâvet ediyor.” dedi.
5. Yunus aleyhisselam Nineve hâkimini îmâna dâvet etti. O zaman Hâkim; “Kapımda bulunan şu demir halka altın olursa îmân ederim.” dedi. Yunus aleyhisselam Allahü teâlânın emriyle elini kapının halkasına koydu. Demir halka altın hâline geldi.
6. Yunus aleyhisselam odun olmadığı halde su üstünde ateş yakmıştır.
7. Yunus aleyhisselam, Davud aleyhisselam gibi güzel sesli olduğundan, tatlı sesi vahşî ve yırtıcı hayvanlara da tesir eder, onu dinlemek için etrâfında toplanırlardı.
Yunus aleyhisselamın hayâtı ve başına gelen hâdiseler hakkında Kur’an-ı kerîmin Sâffat, Nisâ, Yunus, Enbiyâ, Kalem, sûrelerinde haber verilmektedir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de hadîs-i şerîfte buyurdu ki:
“Balığın karnındayken Yunus’un (aleyhisselam) yaptığı dua; “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez-zâlimîn” idi. Müslüman bir kişi bu duayı her ne şey için okursa, Allahü teâlâ elbette onu kabul eder. Hiçbir kula, Yunus bin Metâ’dan (aleyhisselam) daha hayırlıyım, demek yakışmaz.”
Hz. Yunus (A.S) Hayatı (kıssası)
Hz. Ali’den nakledilen bir rivayete göre Hz. Yunus, 30 yaşında peygamberlik vahyini almıştır. 33 yıl peygamberlik yapmıştır. 83 yaşında ibadet halindeyken Ninova’da yaşamını yitirmiştir.
Hz. Yunus’un peygamber olarak gönderildiği Ninova, putperest bir kavimdi. Uzun yıllar boyunca sadece iki kişi kendisine inanmıştı. Tebliğinde başarısız olan Hz. Yunus, Allah’a yakararak canını almasını istemiştir. Yüce Allah da bu dileği kabul etmemiş, “halkına 40 güne kadar hak yoluna dönmediklerinde büyük bir azabın onları saracağını” söylemesini emretmiştir.
Hz. Yunus da bu tebliği yapmış, fakat yine kimse kendisine inanmamıştır. 37. günde Hz. Yunus, halkının yanından ayrılarak, onları bir başlarına bırakmıştır. Azabın alameti olarak insanların yüzleri sararıp, takatten düşmeye başlayınca imana gelip, tövbe etmeye başladılar. Allah da Ninovalıların tövbesini kabul edip, azabı üzerlerinden kaldırdı.
Halkının üzerinden azabın kaldırıldığını ve tövbelerinin kabul edildiğini öğrenen Hz. Yunus, yalancı duruma düştüğü için şehri terk eder. Limandan bir gemiye binerek şehri terk eder. Fakat yarı yolda büyük bir fırtına koparak, gemiyi batırma durumuna gelir. Mürettebat ve yolcular kendi tanrılarına dua ederler. Sonunda birinin kurban olarak denize atılmasına karar verirler. Bunun için de aralarında çöp çekerler.
Denize atılacak kurban olarak Hz. Yunus, belirlenir ve onu denize atarlar. Hz. Yunus’u büyükçe bir Balık yutar. Allah’ın emriyle balık, onu yemez ve üç gün midesinde canlı yaşamasına izin verir. Balığın karnındayken Hz. Yunus sürekli olarak Enbiya Suresinin “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum” 87. ayetini okur.
Hz. Yunus, balığın karnından Muharrem ayının (aşure) onuncu gününde Allah’ın inayetiyle kurtulur. Balık onu Dicle kenarında bir sahile kusar. Güçsüz ve yardıma muhtaç olan Hz. Yunus’a hem gölge hem de besin sağlaması için Allah (CC), kikayon bitkisini yaratır. İyileşen Hz. Yunus, peygamberlik görevini devam ettirmek için halkının yanına dönmüştür.
Hz. Yunus Mesleği
Hz. Yunus, Allah’ın emir ve yasaklarını tebliğ ederken aynı zamanda dünyevi işlerle de uğraşırdı. Geçimini sağlamak için balıkçılık yapardı. Balıkçıların piri olarak kabul edilir. Balık avlayarak ve satarak geçimini sağlardı.
Hz. Yunus Mucizeleri Ve İlgili Ayetler
Hz. Yunus, balığın karnında hayatta kalarak mucizesini göstermiştir. Ninova halkına da peygamber olduğunu ve söylediklerinin hak kelamı olduğunu ispat için mucizeler göstermiştir. Bu mucizelerden bazılar şunlardır;
- Dua ederek bulutlardan ateş çıkarıp, ağaçları yakmıştır.
- Dua ederek, dağdan su çıkarmıştır.
- Dağdan bir keler (çöl kertenkelesi) inerek dile gelmiş ve (Yunus hak peygamberdir. Sizi Cennet’e ve Rabbinizin mağfiretine davet ediyor” demiştir.
Yunus Peygamberin Duası
İçinde bulunduğu durumdan kurtulması neredeyse imkansız iken Allah'a şu duayı etmiştir: Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn. Duanın Türkçe meali, "Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Şüphesiz ben kendine zulmedenlerden oldum." şeklindedir.

45-) HZ. ELYESA(AS) IN HAYATI

HZ. ELYESA(AS) IN HAYATI
Hz. Elyesa (as) kimdir? Hz. Elyesa'nın (as) kısaca hayatı...
Benî İsrâîl peygamberlerindendir. Çocukluğunda şiddetli bir hastalığa yakalanmış ve İlyâs -aleyhisselâm-’ın duâsı bereketiyle şifâ bulmuştur. Bundan sonra, Hazret-i İlyâs’ın yanından hiç ayrılmamış ve O’ndan Tevrât’ı öğrenmiştir.
Elyesa’ -aleyhisselâm- da, azgın Benî İsrâîl kavminin ıslâhı için çok uğraştı. Bazen kendisine tâbî oldular, zaman zaman da muhâlefet ettiler.
Kur’ân-ı Kerîm’de iki âyet-i kerîmede kendisinden bahsedilmektedir:
“(Ey Rasûlüm!) İsmâîl’i, Elyesa’yı, Zülkifl’i de hatırla! Hepsi de en hayırlı kimselerden idi.” (Sâd, 48)
Âyet-i kerîmede “hatırla” diye buyrulması, bu peygamberlerin de Allâh’ın dînini yaymak husûsunda takdîre şâyân bir şekilde sarf ettikleri gayret, fedâkârlık, sabır ve sebatlarının tefekkür edilmesine mebnîdir.
ALEMLERE ÜSTÜN KILINAN PEYGAMBER
Elyesa’ -aleyhisselâm-’la alâkalı diğer âyet-i kerîme şöyledir:
“İsmâîl’e, Elyesa’ya, Yûnus’a ve Lût’a da hidâyet (peygamberlik) verdik. Hepsini âlemler üzerine üstün kıldık.” (el-En’âm, 86)
Peygamberliği esnâsında kavmindeki kabîleler arasında devletin başına geçip idâreyi ele alma yarışı başlamıştı. Bunlar, Hazret-i Elyesa’ -aleyhisselâm-’ı dinlemeyip birbirlerine düştüler. Fitne, kavga ve çekişmelerin sonu gelmez oldu. Bunun üzerine Allâh Teâlâ, onlara Âsur Devleti’ni musallat etti. Netîcede kendi yaptıkları kötü amelleri yüzünden rahmetten uzak düştüler ve Âsurlulara yenilip zelîl ve perişan oldular.
HZ. ELYESA'NIN MUCİZELERİ
Nişancızâde Muhyiddin Mehmed Bey’in Mir’ât-ı Kâinât adlı kitabında Elyesa’ -aleyhisselâm-’ın mûcizeleri hakkında şunlar anlatılır:
Eriha şehrindeki halkın içme suları acılaşmıştı. Hemen Hazret-i Elyesa’ya koştular. Kendisinden yardım taleb ettiler. O da, acılaşmış olan suyun içine bir miktar tuz parçası atarak: “Tatlı ol!” dedi. Allâh’ın izni ile su öncekinden daha tatlı ve lezzetli bir hâle geldi.
Rivâyet edilir ki, borçlu ve dul bir kadın Elyesa’ -aleyhisselâm-’a geldi. Fakirliğini anlattı. Hazret-i Elyesa’ sordu:
“–Evinde neyin var?”
Kadın:
“–Bir avuç kadar yağım var!” dedi.
Elyesa’ -aleyhisselâm-:
“–Git, o yağı bir kabın içine koy!” dedi.
Kadın, evine giderek kendisine söyleneni yaptığında, bütün kaplarının yağ ile dolduğunu gördü. Bu mûcize ile bütün borçlarını ödedi, yine de elindeki yağlar tükenmedi.
Elyesa’ -aleyhisselâm-, vefâtına yaklaştığında Zülkifl -aleyhisselâm-’ı yanına çağırdı. Ve Allâh’ın emri ile kendisinden sonra yerine halef olarak onu tâyîn etti. Aleyhisselâm!..

HZ. İLYAS(AS)IN HAYATI


HZ. İLYAS(AS)IN HAYATI
Hz. İlyas (as), Kur'an-ı Kerîm'de ismi geçen peygamberlerden biri. Hz. Musa (a.s)'dan sonra gelen nesebi Hz. Harun (a.s)'a dayandığı rivayet edilen İsrailoğulları peygamberinden.
Hz. Musa (as)'dan sonra İsrailoğullarının çeşitli boyları Şam civarına yerleşmiştir. Şam bölgesindeki "Bek" şehrine yerleşen ve zamanla Allah'a isyan ederek haddi aşan bir Benu İsrail kabilesine Hz. İlyas (a.s)'ın gönderildiği rivayet edilmektedir. İlyas (a.s) Kur'an-ı Kerîm'de iki değişik sûrede anılmıştır. Bir yerde diğer peygamberler ile birlikte ismi geçmiştir:
AYET: "(İbrahim'e) Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas'ı da bağışladık. Hepsi salihlerdendi."(Enbiya, 21/85).
Diğer sûrede ise İlyas (a.s)'ın kıssası özetle anlatılmıştır. Musa ve Harun (a.s)'dan bahsedilmiş, onların Allah'ın salih kulları olduğu anlatıldıktan sonra İlyas (a.s)'ın kıssasına geçilmiştir:
AYET: "Muhakkak İlyas da peygamberlerdendi." (Sâffat, 37/123).
Bu ayet-i kerime İlyas (a.s)'ın etrafında Yahudiler ve Hristiyanlar tarafından oluşturulmuş olan efsanevî kimliği aralamakta, onun Allah'ın diğer peygamberleri gibi bir peygamber olduğunu anlatmaktadır.
Buhârî, Kitâbu'l-Enbiyâ bölümünde İlyas (a.s) için bir bab açmış ve onun kıssasını anlatan es-Sâffât suresindeki ayetleri bu babda zikretmiştir. İbn Mes'ûd ve İbn Abbas'ın rivayetine göre Hz. İlyas ile İdris (a.s) aynı şahıstır. (Buhârî, Enbiyâ, 4). İdris (a.s) da Nuh (a.s)'ın babasının dedesidir. (Buhâri, Enbiyâ, 5).
İlyas (a.s) peygamber olarak gönderildiği insanları dine davet etmiştir:
AYET. "(Hz. İlyas) milletine; "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisi olan, sizin de Rabbınız önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Ba'l putuna mı taparsınız?" demişti." (Sâffât, 37/124-126).
Ayet-i Kerime'de geçen "Ba'l" o kavmin tapındığı putun ismidir. Oturduğu şehirlerinin ismi "Bek" olan bu halkın, tapındıkları puttan dolayı şehirlerinin isminin "Ba'lebek" olduğu rivayet edilmektedir.
Rivayete göre Hz. İlyas (as) İsrailoğullarına Hızkil (a.s)'dan sonra gönderilmiştir. İnsanları Allah'a imana çağıran Hz. İlyas (as), kavminin Ba'l putuna tapmamasını emretmiştir. O bölgenin kralı önce iman etmesine rağmen daha sonra irtidat ederek Hz. İlyas (a.s)'ı öldürmeye kalkmıştır. Hz. İlyas (as) yedi sene kadar dağlarda bayırlarda dolaşmış, insanları Tevrat'ın emirlerine davet etmiş, iman etmemeleri üzerine, o beldeye üç yıl hiç yağmur düşmemiştir. Daha sonra Hz. İlyas (as)'ın duasıyla yağmur yağmasına rağmen yine İlyas (a.s)'a iman etmemişlerdir.
Kendisinden sonraki Benûisrail peygamberlerinden Kur'an'da ismi zikredilen Elyasa (a.s)'ı Hz. İlyas (as) yetiştirmiştir. Rivayete göre kavminin imansızlığına kızan İlyas (a.s), Allah Teâlâ'dan kendisini gökyüzüne kaldırması için dua etmiş, bunun üzerine belirlenen bir yerde yanında Elyasa (a.s) da varken gökten gelen ateş gibi bir ata binip havalanmış, nübüvvet simgesi olarak da aşağıda kalan Elyas'a hırkasını atmış ve semâya refedilmiştir.
Ancak şurası unutulmamalıdır ki bu rivayetler İsrailoğullarının Tevrat kökenli rivayetleridir. İşin doğrusunu en iyi Allah bilir (İbn Kesîr, Tefsiru'l Kur'ani'l Azîm, VII, 31). İbn Ke­sir, İsrâiliyâttan olan bu rivayetlerin bütünüyle yalanlanamasa da sıhhatinin çok uzak bir ihtimal olduğunu söyler. (el-Bidâye, 1,338.)
Hârûn -aleyhisselâm-’ın neslindendir. Benî İsrâîl’e gönderilen peygamberlerdendir. Allâh Teâlâ buyurur:
وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ
AYET: “Şüphe yok ki İlyâs da peygamberlerdendir.” (es-Sâffât, 123)
İsrâîloğulları Filistin’i ele geçirince, kabîlelerden biri Ba’lbek’e yerleşmişti. Başlarında zâlim bir hükümdar vardı. Rivâyete göre, şehrin ismi önceleri Bek idi. Ancak bu zâlim kral, Ba’l adında bir put yaptırdı ve halkı bu puta tapmaya zorladı. Ve Ba’l ile Bek ismi birleşerek, bu şehre Ba’lbek[1] denildi. İşte Hazret-i İlyâs, tevhîdden uzaklaşıp şirke düşenleri Hakk’a dâvet etmek üzere, bu beldeye peygamber olarak gönderildi.
HZ. İLYAS KURTULUŞA ÇAĞIRIYOR!
Halkın taptığı put, yaklaşık on metre büyüklüğünde idi ve altından yapılmıştı. İlyâs -aleyhisselâm- bunlara:
“Ba’l putuna tapmaktan vazgeçiniz! Her şeyin yaratıcısı olan Allâh’a îman ve ibâdet ediniz!” diyordu.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَلاَ تَتَّقُونَ . أَتَدْعُونَ بَعْلاً وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ الْخَالِقِينَ. اللهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ آبَائِكُمُ اْلأَوَّلِينَ
AYET: “(İlyâs) milletine: «Allâh’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da Rabbi olan Allâh’ı bırakıp da Ba’l’e mi taparsınız?» dedi.” (es-Saffât, 124-126)
Fakat İsrâîloğulları, İlyâs -aleyhisselâm-’ın nasihatlerini dinlemediler. Onu bulundukları beldeden dışarı çıkardılar. Bu sebeple başlarına türlü musîbet ve belâlar geldi. Nihâyet hakîkati anlayıp Hazret-i İlyâs’ı buldular. Kendisine îmân edip bütün sıkıntılardan kurtuldular.
Lâkin azgın bir kavim oldukları için dinde sebât etmeyerek tekrar isyâna sürüklendiler, doğru yoldan ayrıldılar. Hazret-i İlyâs, kendilerine tekrar tekrar nasihat etti ise de, dinlemediler. Bunun üzerine emr-i ilâhî ile İlyâs -aleyhisselâm- aralarından ayrıldı. Hepsi perişan oldular. Dünyâda da âhirette de cezâ ve azâba dûçâr kılındılar. Allâh Teâlâ buyurur:
فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ . إِلاَّ عِبَادَ اللهِ الْمُخْلَصِينَ
AYET: “İlyâs’ı yalanladılar. Onun için Allâh’ın ihlâslı kulları müstesnâ; onların hepsi (cehenneme) götürüleceklerdir.” (es-Sâffât, 127-128)
HZ. İLYAS BA'LBAK'DEN AYRILIYOR
İlyâs -aleyhisselâm-, Ba’lbek’ten ayrıldıktan sonra, bir köye uğradı. Oradaki insanları îmâna dâvet etti. Onlar da, bu ilâhî dâveti kabûl ederek kendisinin yanlarında kalmasını istediler. İlyâs -aleyhisselâm-, ihtiyar bir kadının evinde misâfir oldu. Kadının hasta bir oğlu vardı. Hazret-i İlyâs, iki rekat namaz kılarak çocuğun şifâ bulması için Allâh’a duâ etti. Çocuk iyileşti. Sonra İlyâs -aleyhisselâm-’ın yanından hiç ayrılmadı. O’ndan Tevrât’ı öğrendi. İsmi Elyesa’ idi.
Hulâsa İlyâs -aleyhisselâm- da “kubbede hoş bir sadâ” bırakarak yüce Rabbine kavuştu. İlâhî lutuf ve iltifâta mazhar oldu. O’nun hakkında âyet-i kerîmelerde şöyle buyruldu:
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي اْلآخِرِينَ . سَلاَمٌ عَلَى إِلْ يَاسِينَ . إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ . إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ
AYET: “Sonra gelenler içinde kendisine iyi bir ün bıraktık. «İlyâs’a selâm olsun!» dedik. Şüphesiz Biz ihsan sâhiplerini, işte böyle mükâfatlandırırız. Çünkü O (İlyâs, elbette) Biz’im mü’min kullarımızdandı.” (es-Sâffât, 129-132)
EY ALLÂH’IN PEYGAMBERİ! ÖLÜMDEN Mİ KORKTUN
Rivâyet olunur ki İlyâs -aleyhisselâm-, ölüm meleği olan Azrâîl’i görünce dehşet içinde ürperdi. Azrâîl -aleyhisselâm- da, bunun sebebini merak ederek:
“−Ey Allâh’ın Peygamberi! Ölümden mi korktun?” diye sordu.
İlyâs -aleyhisselâm- cevâben:
“−Hayır! Ölümden korktuğum için değil, dünyâ hayâtına vedâ edeceğim için bu hâldeyim…” dedi.
Sonra şöyle devâm etti:
“−Dünyâ hayâtında Rabbime kulluk yapmaya, iyilikleri emredip kötülüklerden men etmeye gayret ediyor, vaktimi ibâdet ve amel-i sâlihle geçiriyor, güzel ahlâk ile yaşamaya çalışıyordum. Bu hâl benim huzur kaynağım oluyor, gönlüm sürur ve mânevî neş’elerle doluyordu. Ölünce bu zevkleri ve lezzetleri yaşayamayacağım ve kıyâmete kadar mezarda rehin kalacağım için üzülmekteyim!” dedi.
Aleyhisselâm!..
Cenâb-ı Hak, dünyâ hayâtımızı istikâmet üzere geçirip kendisine yakın bir kul olmayı ve fânî lezzetlere aldanmayarak ukbâ saâdetine nâil olmayı cümlemize nasîb eylesin!..
Âmîn!
Kur'an'da iki defa adı geçer, Ert'am sûresinde (6/85) Zekeriyya, Yahya ve Isa (a.s.) ile birlikte, başkaca tafsilat verilmeksizin,, "saİihun',' dan biri olarak zikredilir. Saffat Şûresi'nde ise (3,7/^123-132) O'nun peygamber oluşu yanında, kısaca puta ta­pan kavmine yaptığı inzarlarma ve. Allah katındaki iyi haline işaret edilir. Hz. Pey-gamber'in hadislerinde, ise, îlyas, ismineçok az tesadüf edilir.
HZ İLYASIN(AS) BAZI MUCİZELERİ
İlyas, Hazakıyel'den sonra peygamber olmuştur.Müslüman tarihçilerin he­men tamamiyle Ehl-i Kitab'a dayanarak bildirdiklerine göre, küçüklüğünde mey­dana gelen bir hadise üzerine dağlara kaçıp ömrünün kırkıncı yılına kadar vahşilerve yırtıcılar arasında yaşayan İlyas'a peygamberlik yerildi ve her biri bir kasaba­dan daha büyük olan yetmiş karyeye (köye ?) gitmesi emredildi. Son derece zalim ve cebbar insanlardan ibaret bu halka karşı kendisi ateş ve yırtıcı yaratıklarla des­teklendi ve 30 peygamber gücü verildi. İlyas, kral Ahabve karısı Ezbil'insalta­natları zamanında yaşıyordu. Rivayetlere göre Ahab, Üyas'ın yolundan gidiyordu; fakat İsrail Oğulları Bal isimindeki puta. tapıyorlardı. Günün birinde Ahab da, putlara tapan kralların en az kendisi kadar başarı elde ettiklerini öne sürerek, İlyas'tan yüz çevirdi. Bundan müteessir olan İlyas, Allah'tan kendisine yedi yıl yağ­murlara hükmetme kurdetini vermesini niyaz eyledi. Bu müddeti çok bulan Allah O'na.üç yıl izin verdi. Üç yıl her şeyi kasıp kavuran bir kuraklık ve kıtlık oldu. Bu müddet zarfında depolanmış erzakı bitiren İlyas'ın kavmi sırasıyla hayvanlarını, hayvan kemiklerini ve sonuçta da fare ve köpekleri yemeye mecbur oldular. Me­leklerin araya girmesiyle kuraklık sona erdi ve Allah O'nu merhametsizce nice masumun hayatına son vermiş olduğu için payladı. Bunun üzerine İlyas, İsrail Oğullarına kendi putlarından yardım dileğinde bulunmalarını, onlar niyazlarını karşılıksız bırakırlarsa, Allah'a iman etmelerini teklif etti. Putlar kendilerine tapan­ların dualarını duymadılar; buna karşılık İlyas'ın niyazı üzerine, kalkan şeklinde peyda olan buluttan ardı arkası kesilmeyen yağmurlar yağmaya başladı. Bolluk ve berekete kavuştular. Memleket hayatla doldu. Belalar uzaklaştı. Izdıraplı insanla­rın yüzü güldü. Buna rağmen İsrail Oğullan imana gelmediler; tevbe edip küfürle­rinden vazgeçmediler. Eskisinden daha beter bir tarzda küfürlerine devam ettiler. Kavminin bu duygusuzluğundan bezen İlyas, Allah'a kendisini bu dünyadan kur­tarması, katına çağırması niyazında bulundu. Yanında sadık müridi Elyesa ile dı­şarı çıktığı anda, kendilerine ateşten bir at geldi. Elyasa'ın hayret nidaları ve çığlık­ları arasında ata bindi ve yükseldi. Bu onların son görüşmeleri oldu. Bazı rivayetlere göre Allah İlyas'a kanat taktı; nurdan bir elbise giydirdi; O'ndan yemek ve içmek duygularını aldı. îlyas melekler arasına uçtu. Böylece hem insan, hem melek, hem yer ve hem gök yaratıklarından biri oldu.

İlyas kıssasını daha detaylı anlatan yazarlara göre Ahab'ın karısı Ezbil bütün mefsedetlerin başı olarak gösterilir: Memleket idaresine elini uzatmış bu kadın, tebdil gezer, muhakemelerde hazır bulunur, ata biner, kılıç kuşanır; hulasa bir kra­lın yaptığı her şeye özenir; yokluğunda kocasına vekalet ederdi. Kainatın en iffet­siz yaratığı olarak vasfedilen bu kadın uzun müddet yaşamış, yedi kralla evlenmiş ve bunların her birini kurduğu tuzaklara düşürerek öldürmüştür. Yetmiş çocuk doğurduğu söylenen bu kadın bir çok peygamberin de canına kıymıştır. Bu sayı­nın bir kaç kat kabarmasına, imanını gizli tutan mü'min veziri engel olmuştur. Gö­zü tuttuğu mallan gasbeden bu kadın, bu cümleden olarak kraliyet köşküne yakın bir bahçeyi sahibini öldürerek el koymuştur. Hz. îlyas, karısının teşviki ile kendisi­ni öldürmek isteyen kralın takibinden kurtulmak için kaçar ve yedi yıl kaya ko­vuklarında gizlenir. Bu firar olayından sonra kralın en sevgili oğlu hastalanır. Sayı­ları 400'e varan Ba'l rahibi, hastalığın sebebi olduğu öne sürülen İlyas'ı öldürmeyegiderler. îlyas'ın akıllıca hareketleri sonucu rahipler bir şey yapamadan geri döner­ler. Bundan sonra iman ettiklerini yalan yere iddia eden ve îlyas'ı Öldürmekten başka bir niyete sahip olmayan 50'şer kişilik iki grup yanarak mahvolurlar. Dör­düncü ve sonuncu kez yukarıda bahsi geçen mü'min vezir ile mel'unlardan müte­şekkil bir gurup daha îlyas'a giderler, Allah'ın irşadı ile İlyas bunlarla birlikte sara­ya gelir ve fakat tam bu sırada kralın oğlu ölür. Oğlunun telâşından İlyas'ı unutan kraldan, o da kaçıp tekrar ıssız yerlere çekilir.Kaynaklar İlyas'm, mevki sahibi bir kadının arzusu üzerine gösterdiği ateş mu­cizesi ile ölmüş bulunan Yunus İbn Metta ve Elyesa'ı diriltmiş olmasından bahse­derler. O ayrıca, ihtiyar bir kadının son derece a'zalmış bulunan un ve zeytin yağı­na bereket duası yapmış ve bu iki gıda maddesi yeter derecede çoğalmıştır.Daha önce de işaret edildiği gibi İlyas'în hayatı ve peygamber olarak gösterdiği faaliyetlerle ilgili rivayetler tamamen Ehl-i Kitab'a dayanır. Doğduğu zaman ken­disinden meşrik ve mağribi aydınlatan bir nurun parladığı, yedi yaşında Tevrat'ı ezberlediği, 40 yaşına basıncaya kadar dağ başlarında ve çöllerde vahşiler ve yırtıcı yaratıklarla yaşadığı yolundaki haberler yalan ve uydurma olduğu aşikar olanlar­dandır. Allah'ın İlyas'ı vahşilerle desteklemesinin detayları bilinmiyor, bu iş nasıl olmuştur, belli değil. Ayrıca ona 30 peygamber gücünün verildiği söylentisi muğ­lak bir ifadeden öteye bir anlam taşımamaktadır.Oğlu hastalanan kralın İlyas'ı hastalığa sebep bilmesi ve onu yakalamak için bir kaç kez belli sayıda cengâverlerden müteşekkil müfrezeler göndermesi ve bunların İlyas'm duasıyla yanmalarını dile getiren rivayetler tamamen Kitab-i Mukad-des'ten aktarılmıştır Kavminin inatçı ve kafirce tutumundan bezen îlyas'ın, ka­tma çekmesi için Allah'a yaptığı niyaz ve sonuçta nur giydirilip yarı insan, yarı me­lek bir şahsiyet olduktan sonra at veya ateş üzerinde göklere uçurulması da keza israiliyyattır, asılsız ve batıl bir söylentidi ve bu da aynen Kitab-ı Mukad-des'ten alınmıştır.





HZ.LUT(AS)IN HAYATI

HZ.LUT(AS)IN HAYATI
Hz. Lut (a.s.) İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın kardeşi Harân’ın oğludur. Hz. İbrahim’e (a.s.) iman etmiş ve onunla hicret etmiş kişilerdendir. Lut (a.s.) ibâdet ehli, cömert, sabırlı, müttakî, misâfirperver bir zât idi.
Kur’an-ı Kerim’de adı 27 defa geçer. Kur’ân-ı Kerîm’de ona hüküm ve ilim verildiği, sâlihlerden olduğu ve ilâhî rahmete kabul edildiği bildirilmektedir.
Sodom ve Gomore şehirlerinde yaşayan Lut Kavmi’ne peygamber olarak gönderildi. Sodomlular, azgın ve ahlâksız bir kavimdir. Putlara tapar, livâta gibi cinsî sapıklıklarda bulunuyorlardı. Homoseksüellik ve eşcinsellik gibi geçmiş milletlerde görülmeyen her türlü ahlâksızlığı işleyen bir topluluktu.
Sodom, Filistin, Ürdün civarın dünyanın en alçak yeri olan Lût Gölü’nün (Ölü Deniz) bulunduğu yerdir. Bu Kavim tahminen M.Ö. 1800 yıllarında yaşadı.
Lût -aleyhisselâm- çok ağır şartlar altında, bir nakle göre 40 sene mücâdele verdi fakat kavminin yaptığı zulüm ve ahlâksızlıkları sona erdiremedi. Yıllarca kavminin saâdet ve hidâyeti için çalıştı fakat kendisine iki kızıyla birlikte çok az kimse îmân etti. Hanımı dahî, azgın kavmin tarafını tuttu.
Hz. Lut’u (a.s.) insan kılığında ziyarete gelen iki meleğe bile sapıklık yapmaya çalıştılar ve bu fiili işleme çalışanların hepsi bir anda kör oldular.
Lût Kavmi, homoseksüellik gibi iğrenç bir günâhı işledikleri için Allâh Teâlâ, onlara önce korkunç bir ses duyurmuş, sonra memleketlerinin altını üstüne getirdi, daha sonra da üzerlerine taş yağdırmıştır ve hepsi yerin dibine girip helak olmuşlardır. Hz. Lut’un (a.s.) karısı da helak oldu.
Hz. Lut’un (a.s.) kavmi helak olduktan sonra, ne kadar yaşadığı, nerede vefat ettiği bilinmemektedir. Bir rivayete göre Hz. Lut’un (a.s.) kabri Filistin’de el-Halîl’in doğusunda Benî Naîm köyü yakınındadır.
Eşiyle birlikte hicret eden, Sodom Kavmi’nin peygamberi Hz. Lut’un (a.s.) ayrıntılı hayatı.
HZ. LUT’UN (A.S.) HAYATI - Lut Peygamber Kimdir?
Hz. Lut (a.s.) İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın kardeşi Harân’ın oğludur. İsmi, Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi yedi defa zikredilmektedir.
Hazret-i Lût -aleyhisselâm-, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a ilk îmân eden, Allâh yolunda onunla birlikte hicret etme şerefine nâil olan, Hazret-i İbrâhîm’in yolunda ve şeriatinde, ibâdet ehli, cömert, sabırlı, müttakî, misâfirperver bir zât idi.
HZ. LUT’UN (A.S.) MESLEĞİ
Çiftçilik yapar ve elinin emeği ile geçinirdi.
Allâh Teâlâ şöyle buyurur:
“Lût’a gelince, O’na da hüküm (hâkimlik, peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim verdik; onu çirkin işler yapmakta olan memleketten kurtardık. Zîrâ o (memle­ketin halkı), gerçekten fenâ işler yapan kötü bir kavimdi. O’nu (Lût’u) rahmetimize kabûl ettik; çünkü O, sâlihlerden idi.” (el-Enbiyâ, 74-75)
“İsmâîl, Elyesa’, Yûnus ve Lût’u da (hidâyete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.” (el-En’âm, 86)
LUT PEYGAMBER HANGİ KAVME GÖNDERİLDİ?
Lût -aleyhisselâm-, peygamberlik vazîfesini îfâya Sodom’da başladı. Onları Cenâb-ı Hakk’a kulluğa çağırdı.
LUT KAVMİ’NİN ÖZELLİKLERİ
Sodomlular, azgın ve ahlâksız bir kavimdi. Bu kavim, geçmiş milletlerde görülmeyen her türlü ahlâksızlığı işleyen bir topluluktu. İğrenç ve çirkin ahlâksızlıkları pervâsızca işlemeyi ve hattâ daha öteye gitmeyi âdeta meslek hâline getirmişlerdi. Kendilerine mânî olmak isteyenleri ise susturuyorlar ve:
“Temizler aramızdan çıksın!” diyorlardı.
Bu kavimde iffet, hayâ ve nâmus unutulmuş, hayvan topluluklarında bile rast­lanmayan bir denâet (alçaklık, âdîlik) baş göstermiş ve Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulan “bel-hüm edall: hayvandan daha aşağı” bir seviyeye düşülmüştü.
İşte Lût -aleyhisselâm- böylesine bedbaht bir kavmi hidâyete dâvetle vazîfe­liydi. Gece gündüz onların intibâhı için çırpınıyordu. Âyet-i kerîmelerde O’nun bu gayretleri şöyle beyân edilmektedir:
“Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: «(Allâh’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki, ben size gönderilmiş emin bir peygamberim. Artık Allâh’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin! Buna karşı ben sizden hiçbir ücret de talep etmiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanlar içinde erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz, sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz!»” (eş-Şuarâ, 161-166)
Sodom halkı Lût -aleyhisselâm-’ı hemen yalanladı. Dâvetine uymadı. Bunun üzerine Lût -aleyhisselâm-, onlara yaptıkları ahlâksızlığın vehâmetini duyurdu:
“(Onlara:) «Dünyâda sizden önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı mı yapıyorsunuz?» dedi.” (el-A’râf, 80)
Yaptıkları kötü fiillerin kendilerini felâkete götüreceğini bildirdi. Onlar da Lût -aleyhisselâm-’ı ülkesinden kovmaya kalkıştılar:
“Kavminin cevâbı: «Onları (Lût’u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar, fazla temizlenen insanlarmış!» demelerinden başka bir şey ol­madı.” (el-A’râf, 82)
Temiz kalmak, nâmuslu ve iffetli yaşamak, böyle azgın ve ahlâksız bir kavme göre suçtu. Kendilerinin mânevî gıdâları teressübât (pislik) olduğu için temiz insan­lardan rahatsızlık duyuyorlar ve:
“–Ey Lût! (Bu dâvâdan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden ola­caksın!” (eş-Şuarâ, 167) diyerek tehdîd ediyorlardı.
Hazret-i Lût, onlara Allâh’ın azâbını hatırlattı:
“And olsun ki Lût, onları bizim şiddetli azâbımızla uyardı. Fakat onlar bu tehd­îdleri şüpheyle karşıladılar.” (el-Kamer, 36)
Başlarına gelecek felâketin dehşetini kavrayamadıkları için ilâhî tehdîdi mühimsemediler. Sefîl bir şekilde ve büyük bir cür’etle Lût -aleyhisselâm-’a:
“…Şâyet doğru söyleyenlerden isen bize Allâh’ın azâbını getir!” (el-Ankebût, 29) diye cevap verdiler. Sapıklıklarından vazgeçmeye yanaşmadılar.
SODOM KAVMİ’NİN HELAKI
Lût -aleyhisselâm- çok ağır şartlar altında, bir nakle göre 40 sene mücâdele verdi. Fakat kavminin yaptığı zulüm ve ahlâksızlıklar artık dayanılmaz bir noktaya ulaşmıştı. Sodom halkı azâb-ı ilâhîye dahî bîgâne kalıp, üstelik bir de onu istemekle şiddetli bir azâba müstehak olmuşlardı. Lût -aleyhisselâm- bu perişan vaziyet karşısında Rabbine sığındı ve O’ndan yardım istedi. Allâh Teâlâ’ya yalvararak:
“Rabbim! Beni ve âilemi, onların yapageldiklerinden kurtar!” (eş-Şuarâ, 169)
“«Şu fesatçılar gürûhuna karşı bana yardım eyle Rabbim!» dedi.” (el-Ankebût, 30)
Yıllarca kavminin saâdet ve hidâyeti için çalışmış fakat kendisine iki kızıyla birlikte çok az kimse îmân etmişti. Hanımı dahî, azgın kavmin tarafını tutmuştu. Dolayısıyla bu duâ, Lût -aleyhisselâm- için son çâre idi. Allâh -celle celâlühû- Lût kavmini helâk etmek için melekleri gönderdi. Genç erkekler sûretinde gelen bu melekler bile azgın kavmin eşcinsellikten doğan kötü arzularını uyandırmıştı. Nitekim onlara sarkıntılığa yeltendiler. Bu hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şu şekilde anlatılır:
“Elçilerimiz Lût’a gelince, (Lût), onlar(a sapık kavminin musallat olmasın)dan endişeye düştü, onlar adına içi daraldı ve: «Bu, çetin bir gündür.» dedi.” (Hûd, 77)
Meleklerin genç delikanlılar şeklinde geldiğini gören Lût -aleyhisselâm- onları insan sanmış ve kavminin onlara tecâvüz etmesinden korkmuştu. Çünkü A’râf Sûresi’nin 80 ve 81. âyetlerinde bildirildiğine göre Lût’un inkârcı kavminde cinsî sapıklık çok yaygın idi.
“Lût’un kavmi, koşarak onun yanına geldiler. Daha önce de o kötü işleri yapmaktaydılar. (Lût:) «Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır (onlarla evlenin); sizin için onlar daha temizdir. Allâh’tan korkun ve misâfirlerimin önünde beni rezil et­meyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu?!» dedi.” (Hûd, 78)
Bâzı tefsircilere göre Hazret-i Lût’un halkına evlenmelerini tavsiye ettiği kız­larından maksat, kendi öz kızları değil, kavminin kızlarıdır. Çünkü O’nun sadece iki kızı vardı. Her peygamber kendi kavminin büyüğü ve mânevî babası sayıldığın­dan Hazret-i Lût: «İşte bunlar kızlarımdır.» demiştir. Fakat gözü dönmüş olan Sodomlular:
“Dediler ki: «Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını biliyorsun. Ve sen bizim ne istediğimizi de elbette bilirsin.» (Lût:) «Keşke benim size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim!» dedi.” (Hûd, 79-80)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i Lût’un kavmine karşı söylediği bu sözünden bahsettikten sonra şöyle bir îzahta bulunmuştur:
“Allâh Lût’a rahmet etsin. O çok sağlam bir yere (Rabbine) sığınıyordu… Allâh Lût’un bu duâsı bereketiyle O’ndan sonra gelen bütün peygamberlere, kendisine destek verecek hısım ve akrabâlar ihsân etmiştir.” (İbn-i Hibbân, XIV, 86)
“(Melekler) dediler ki: «Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana aslâ do­kunamazlar. Sen gecenin bir kısmında âilenle (yola çıkıp) yürü! Hanımından başka, sizden hiçbiri geride kalmasın! Çünkü onlara gelecek olan (azâb) şüphesiz ona da isâbet edecektir. Onlara va’dolunan (helâk) zamanı, sabah vaktidir. Sabah vakti de yakın değil mi?” (Hûd, 81)
Sapık güruh son bir kez Lût -aleyhisselâm-’ın kapısına yüklendilerse de bir anda hepsinin gözleri kör ediliverdi. Âyet-i kerîmede bu hakîkat şöyle haber verilmektedir:
“Celâlime yemin olsun ki (kavmi) Lût’tan, misâfirlerinden (murâd almak üzere) talepte bulundular; bunun üzerine Biz de onların gözlerini silme kör ettik. «Haydi azâbımı ve îkazlarımı (mühimsememenin cezâsını) tadın!» dedik.” (el-Kamer, 37)
Kadı Beydavî ve Fahreddîn-i Râzî’nin beyânlarına göre meleklerden birisi Cebrâîl -aleyhisselâm- idi. Topluluk kapıyı kırıp içeri girdiklerinde, bir hareketle hepsinin gözünü kör etti. Panik içerisinde kapıyı dahî bulup kaçamadılar. Hattâ, Lût -aleyhisselâm- onları kollarından tutarak dışarı çıkarmıştı.
“Emrimiz gelince, oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine (balçıktan) pişiri­lip istif edilmiş taşlar yağdırdık. (O taşlar) Rabbin katında işâretlenerek (yağdırılmıştır). Onlar zâlimlerden uzak değildir.” (Hûd, 82-83)
Lût kavmine azâb-ı ilâhînin gelişi ve helâk oluşları Hicr Sûresi’nin 58-77. âyet-i kerîmelerinde de farklı bir üslupla anlatılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de, bu topluluğun yaşadığı beldeden; altüst olan anlamında “el-mü’tefike” diye bahsedilmektedir.
Lût kavmi, homoseksüellik gibi iğrenç bir günâhı işledikleri için Allâh Teâlâ, onlara önce korkunç bir ses duyurmuş, sonra memleketlerinin altını üstüne getir­miş, daha sonra da üzerlerine taş yağdırmıştır ki, bir milletin yok olup târih sahne­sinden silinmesi için bundan daha şiddetli felâket olamaz!
Cenâb-ı Hak onları daha sonra gelecek insanlar için bir ibret kıldığını şöyle haber verir:
“İşte bunda ibret alanlar için işâretler vardır. Onlar hâlâ gözler önünde duran bir yol üzerindedirler. Hakîkaten bunda îmân edenler için bir ibret vardır.” (el-Hicr, 75-77)
Ankebût Sûresi’nin 35. âyet-i kerîmesinde de bu ahlâksız kavmin helâkiyle ilgili olarak, arkadan gelen ümmetlere ibret olması için birtakım alâmetler bırakıldığı bildirilir:
“And olsun ki Biz, aklını kullanacak bir kavim için orada apaçık bir ibret ni­şânesi bırakmışızdır.”
Bu nişâne, helâk edilen kavmin başına gelenlerle ilgili hikâyeler, harâb olan yurtlarının kalıntıları, gökten yağdırılan taşlar ve kapkara akan nehirler şeklinde tefsîr edilmiştir.
Fahreddîn-i Râzî, Lût kavmini anlatan ayet-i kerîmelerin Mekke müşriklerine hitâben indirildiğini hatırlatarak ve “Onlar hâlâ gözler önünde duran bir yol üzerindedirler.” ayet-i kerîmesinden yola çıkarak; “Mekkeliler ticâret için ekseriyetle Şam şehrine giderlerdi. Şam yolu, Lût Gölü’nün tam güneyinden geçerdi. Bu sebeple Lût kavminin kalıntılarını burada aramak gerekir.” diye bir îzahta bulunmuştur.
HZ. LUT’UN (A.S.) EŞLERİ VE ÇOCUKLARI
Lût -aleyhisselâm-, peygamber olarak vazîfelendirildiği zaman, kendisine îmân eden Fevât isminde bir hanımı vardı. Bu hanım yirmi sene sonra vefât etti. Onun vefâtından sonra Lût -aleyhisselâm-, Vâhile isminde Sodomlu bir kadın ile evlendi. Fakat Vâhile münâfık bir kadındı. Kavmin îmânsızlık ve ahlâksızlıklarına karşı sessiz kalıyordu. Hattâ kavmini, Lût -aleyhisselâm-’a karşı gizliden gizliye destekliyordu.
Bir akşam vakti, kavmini helâk etmekle vazîfeli melekler, güzel yüzlü insanlar sûretinde evlerine gelince Vâhile, bunu hemen gidip kavmine haber verdi; Lût -aleyhisselâm-’a ihânet etti. Böylece o da kavmi ile beraber helâk oldu.
Lût -aleyhisselâm-’ın iki mü’mine kızı vardı. Lût kavminin helâk edilmesi es­nâsında babaları ve îmân edenler ile birlikte Sodom’dan çıkıp azâb-ı ilâhîden kurtul­muşlardı.
Daha sonra bunlar, babaları ile birlikte İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın yanına gitti­ler. İbrâhîm -aleyhisselâm- da, bu iki kızı kendi kavminden iki mü’minle evlendirdi. Yüce Allâh, Lût’un neslini bereketlendirdi. Medyen halkı onlardan hâsıl oldu.
LUT KAVMİ’NİN HELAK OLMA SEBEPLERİ
1. Putlara tapmak.
2. Livâta yapmak (erkeğin erkeğe yaklaşması).
İbn-i Abbâs’tan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:
“Lût kavminin çirkin işini yapanı görürseniz, fâili de (yapanı da) mef’ûlü de (yapılanı da) öldürünüz!” (Tirmizî, Hudûd, 24/1456; Ebû Dâvûd, Hudûd, 28/4462)
İbn-i Abbâs’tan diğer bir rivâyete göre Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sel­lem- üç kere:
“Lût kavminin işini (livâta) yapan mel’ûndur (lânetlenmiştir).” (Tirmizî, Hudûd, 24/1456) buyurdular.
Mâlik bin Dînâr buyurdular:
“Geçmiş ümmetlerin hiçbirinde livâta işitilmedi. Ancak bu çirkin fiil Lût kavmi arasında görüldü. Onlara da bu fiili şeytan öğretmişti. Ve insanlar, yaratılış­larına zıd olan bu fiili işleyince, ilâhî gazab ve azâba sürüklendiler.
Allâh Teâlâ, insana şehveti neslin çoğalması için vermiştir. Onu, veriliş gâye ve hikmetinin dışında kullanarak gâfilâne hareket etmek, insanın cehâlet ve azgınlı­ğındandır. Bu da, insanlık şeref ve haysiyetini ayaklar altına alarak hayvanlardan da aşağı bir seviyeye düşmektir.”
3. Livâta ile öldürmek.
Lût kavminin azgınları, bir kimseyi öldürmek istedikleri zaman, ona livâta yapılmasını emreder, bu şekilde eziyet ettikten sonra öldürürlerdi.
4. Sodomlular, iffetsizliklerini alenî işlerlerdi. İffetli kimseleri de ayıplarlardı. O kadar alçalmışlardı ki, yellenmelerini bile alenî bir eğlence vâsıtası yapar­lardı.
Lût kavmi de, kötü işlerinde o kadar aşırı gitmişlerdi ki, iffetli yaşa­yıp kendilerine nasîhatte bulunanları istemezlerdi. Lût -aleyhisselâm-’a:
“–Ey Lût! Bu sözlerden (bu nasîhatlerden) vazgeçmezsen, mutlaka (memleketimizden) kovulacaksın!” derlerdi.
5. Yol kesmek; çakıl taşlarını yoldan geçenlerin üzerine atmak.
Onlar, yol üzerine oturur, yanlarına çakıl taşları alırlardı. Yabancı birisi geçer­ken de onun üzerine taş atarlar ve onunla alay ederlerdi.
6. Koğuculuk (söz taşımak).
7. Cimrilik.
Hasan-ı Basrî’den gelen bir rivâyete göre Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Lût kavminin helâk sebeplerini saydıktan sonra hadîsin devamında şöyle buyurmuşlardır:
Bir de ümmetim bu ahlâksızlıklara şunu da ilâve eder ki, o da, kadın kadına münâsebette bulunulmasıdır (yâni eşcinsellik)…” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 51)
LUT KAVMİ’NİN HELAK OLDUĞU YER
Allâh Teâlâ Lût kavminin helâkinden ibret alınmasını emretmekte ve helâk olan kavimlerin kalıntılarının insanlık târihine bir ibret olarak bırakıldığını bildirmektedir.
Lût Gölü’nün taşıdığı “apaçık âyetler” gerçekten son derece ilginçtir. Lût Gölü etrafında yaşanan hâdiseler kadar, arâzinin jeolojik durumu da dikkat çekici­dir. Göl, Akdeniz’in yüzeyinden dörtyüz metre alçaktadır. Gölün en derin yeri de dörtyüz metredir. Yâni Akdeniz’in yüzeyinden sekizyüz metre alçaktadır. Lût Gölü civârı hâricinde dünyânın deniz seviyesinden en alçak yeri ise, ancak yüz metredir. Sanki arâzinin yapısı dahî, Lût kavminin denâetini (alçaklığını) göstermektedir.
Ayrıca Rûm Sûresi’nin 3. âyet-i kerîmesinde bu bölgeye işâret edilerek “edne’l-ard: yeryüzünün en alçak yeri” ifâdesi kullanılmıştır. Bu ifâdeye Arapların yaşadığı bölgeye yakınlığından hareketle “en yakın yer” olarak mânâ verilmişse de, kelimelerin asıl mânâsı “yeryüzünün en alçak yeri” şeklindedir. Nitekim modern çağın gelişmiş teknik imkânlarıyla Dünyâ’nın en alçak yeri araştırıldığında, onun, âyet-i kerîmede işâret edilen Lût Gölü havzası olduğu ortaya çıkmıştır. Böyle bir jeolojik gerçeğin, Kur’ân’ın nâzil olduğu dönemin insanları tarafından bilinmesi mümkün olmadığı için, bu hakîkat, Kur’ân-ı Kerîm’in Allâh kelâmı olduğunun yakın zamanda ortaya çıkmış ilmî delillerinden biridir.
Lût Gölü’nün diğer bir özelliği de, tuz oranının yüzde otuz olmasıdır. Bu se­beple gölde balık ve bitki yaşamaz. Bu yüzden göle “bahru’l-meyyit” (ölü deniz) de denir. Bu lânetli mekânda hayvanların bile yaşamaması ayrı bir ibrettir. Zift renginde olan göl, iğrenç kokular neşreder. Sanki bu göl, civârında işle­nen günahları, bu manzaraları ile insanlığa arz etmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan bu mel’ûn kavimle ilgili hâdiseler, tahminen M.Ö. 1800 yıllarında vukû bulmuştur. Helâkin meydana geldiği Sodom ve Gomore bölgesinde o zamandan kalma tuz yoğunluğu sebebiyle konserve hâlinde kalmış ağaçlara rastlanmıştır. Şehir kalıntıları ise ilâhî azâbın tesiri ile yerin dibine batmış­tır.
LÛT ALEYHİSSELÂM HAYATI VE MUCİZELERİ
Kur'ân-ı kerim'de ismi bildirilen peygamberlerden. İbrâhim aleyhisselâmın kardeşinin oğludur. İbrâhim aleyhisselâm ve ona inananlarla birlikte Nemrûd'un memleketinden hicret edip Şam'a geldikten sonra, Lût gölü yakınındaki Sedûm şehri halkına peygamber gönderildi. İnsanlara İbrâhim aleyhisselâmın dinini tebliğ etti. İbrâhim aleyhisselâmla birlikte Bâbil'den hicret edip, Şam diyârına geldikleri zaman Cebrâil aleyhisselâm gelerek Lût gölü civÂrındaki Sedûm bölgesi ahâlisine peygamber olarak gönderildiğini bildirdi. İbrâhim aleyhisselâmdab ayrılarak Sedûm bölgesine gitti. Bu bölgede ahlâksız ve sapık bir millet türemişti. Putlara tapıyorlar, soygun yapıyorlar, zayıfları eziyorlardı. İğrenç olan livata (homoseksüellik; bugün tedâvisi mümkün olmayan AIDS hastalığına sebep olan cinsi sapıklık) yapıyorlardı. Lût aleyhisselâm onları çirkin işlerden menedip, doğru yola dâvet etti. Bu husus Kur'ân-ı kerimde Şuarâ sûresi 161- 164. âyetlerde meâlen şöyle bildirilmektedir. : "Kardeşleri Lût onlara: Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş emin, güvenilir bir peygamberim. Artık Allah'tan korkun ve bana itâat edin! Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbine âittir, dedi. " Sedum halkı hazret-i Lût'un dâvetine uymadılar. İsyân edenler arasında kendi hanımı da vardı. O da kocası hazret-i Lût'a inanmamıştı. Kâfirlerle bir olup, ona ihânet etmişti. Bu azgın ve cinsi sapıklıkla uğraşan kavim, imân etmedikleri gibi hazret-i Lût'u ve ona inananları memleketlerinde kovmaya kalkıştılar. Lût aleyhisselâm bu kavme nasihat edip, doğru yola dönmezlerse Allahü teâlânın azâbına uğrayacaklarını bildirdi. Buna rağmen isyândan ve fuhuştan vazgeçmediler. Hattâ hazret-i Lût'a "Doğru sözlü isen bahsettiğin azâbı getir de görelim" dediler. Sapık kavmin isyânının gittikçe artması üzerine Allahü teâlâ onları cezâlandırmak için melekler görevlendirdi. Bu melekler Cebrâil, Mikâil, Azrâil aleyhisselâm bir rivâyete göre de Cebrâil aleyhisselâm ile birlikte on iki melekti. Melekler önce İbrâhim aleyhisselâma uğrayıp, kendisine bir oğlan evlâdı (hazret-i İshâk) verileceğini müjdelediler ve azgın Sedum halkını helâk etmek üzere geldiklerini söyleyip ayrıldılar. Öğle veya akşam vakti Sedum beldesine gidip hazret-i Lût'u buldular. Melekler nûr yüzlü genç delikanlı sûretinde hazret-i Lût'un evine gelince hazret-i Lût'un isyankâr hanımı, durumu azgın Sedum halkına bildirdi. Azgın Sedum halkı hazret-i Lût'un evinin etrâfını sarıp misâfirlerini bize teslim et diyerek musallat olmaya kalkıştılar. Hazret-i Lût onlara nasihat ettiyse de dinlemeyip kapıyı zorladılar. Bunun üzerine melekler: "Ey Lût! Gerçekten biz Rabbinin elçileriyiz. Kalbini onlardan gelecek bir korku ve zarar ile meşgul etme. Onlar sana aslâ dokunamazlar. Cebrâil aleyhisselâm dedi ki, hemen gecenin bir kısmında ev halkınla çık git veiçimizden hiçbiri geri kalmasın, ancak hanımın hâriç, çünkü kavmine isâbet edecek azâb ona da gelecektir. Onların helâk zamânı sabah vaktidir."
Azgın kavim içeri girmek için kapıyı kırınca Cebrâil aleyhisselâm; "Ey Lût kapıyı aç ve geriye çekil gelsinler dedi. Lût aleyhisselâm kapıyı açıp geri çekildi. Cebrâil aleyhisselâm kanadını önlerine gerdi ve içeriye hücum eden azgınların gözleri âniden kör oldu, bunun üzerine şaşkın şaşkın kaçışmaya başladılar. Bu husus Kur'ân-ı kerim'de Kamer sûresi 44. âyette meâlen şöyle bildirilmektedir: "Lût'tan kavmi, misâfir melekleri istediler! Hemen biz onların gözlerini kör ettik. (Anadan doğma gibi kör oldular) işte azâbımı ve tehditlerimin âkıbetini tadın dedik. " Lût aleyhisselâm kendine tâbi olanlarla geceleyin Sedum beldesinden ayrılıp Sa'r şehrine gitti. Cebrâil aleyhisselâm Sedum beldesini kanadıyla alt üst etti. Üzerlerine şiddetli taş yağmaya başladı, nihâyet hepsi helâk olup gitti. Bu hususta Kur'ân-ı kerim'in Kamer sûresi 38. âyet-i kerimesinde meâlen; "Celâlim hakkı için, bir sabah vakti devamlı bir azâb onları bastırıverdi. " Ve Hicr sûresi 73- 74- 75. âyetlerde de; "Nihâyet onları güneşin doğma vaktinde korkunç gürültü yakalayıverdi. Hemen şehirlerinin üstünü altına geçirdik ve üzerlerine de çamurdan pişmiş taş yağdırdık. Elbette bunda keskin anlayışlar için ibret alâmetleri var. " buyrulmaktadır. Lût'un aleyhisselâm kavminin yaşadığı ve helâk oldukları topraklar Kur'ân-ı kerimde alt-üst olan memleket mânâsına gelen "El-mü'tefikât" şeklinde zikredilmiştir. Sedum beldesi alt-üst olduktan sonra kaynarsular fışkırıp göl hâline geldi. Bu gün bu bölge, Lût Gölü adıyla anılmaktadır. Yahûdi kaynaklarında ise bu belde (sodom) ismiyle geçmektedir. Lût aleyhisselâm, kavminin helâkınden sonra, Şam bölgesine gidip, amcası İbrâhim'in (aleyhisselâm) yanında yedi sene kaldı. Sonra Hicâz'a gidip, seksen yaşında iken orada vefât etti. Kabrinin, İbrâhim aleyhisselâmın kabrinin de bulunduğu Filistin'deki Halilürrahmân'da veya Mekke-i mükerremede Kâbe yanında Hatim denilen yerde olduğu rivâyet edilir. Kur'ân-ı kerim'de yirmi yedi âyette Lût aleyhisselâmdan bahsedilmektedir.
Mûcizeleri:
1-Bulutsuz yağmur yağdırmıştır. Kavmini doğru yola dâvet ettiği vakit, mûcize olarak bulutsuz yağmur yağdırmasını istediler. Duâsı kabul olunup, elleriyle göğe işâret etmesi vahyedildi. Göğe işâret edince yağmur yağmaya başladı.
2-Duâsı bereketiyle otsuz bir dağda ot bitmiştir. Kavmi Lût aleyhisselâmın koyunlarını otsuz bir dağa toplayıp başka yere salmadılar. Hayvanlar açlıktan telef olmaya başlamıştı. Hazret-i Lût kuruyan dağda ot bitmesi için duâ etti ve yemyeşil otlar bitti. Azgın kavmin koyunları o dağdan otlasa hemen ölürdü. Bu mûcizesi ile kırk kişi imân etmiştir.
3- Taşlar, çakıllar ve kum tâneleri, Lût aleyhisselâm ile konuşmuşlardır. Kavmininisyânı üzerine taş parçaları dile gelip, "Kavminin imân etmiyeceği sizce muhakkak ise cenâb-ı Hakk'a duâ et, onları yakmak için bizi ateş eylesin. " dediler.
4-Kavmi, ona eziyet vermek için üzerine ufak taşlar atardı. Allahü teâlânın koruması ile hiçbiri ona dokunmazdı.
5- Üzerine yattığı taşlar döşek gibi yumuşak olmuştur. Kavmi, kendisini öldürmek için karar verince ilâhi emre uyarak onlardan uzaklaşıp bir dağa gitti. Çok yorulduğundan bir yerde uyuyup kalmıştı. Peşinden gelen yedi kişi, onu gördüklerinde sırt üstü yatmış, altında bulunan taşlar döşek gibi yumuşayıp çukurlaşmıştı. Onu tâkip eden yedi kişi bu hâli görünce imân etmiştir.
6-Lût aleyhisselâm çok uzak yerlerde olan şeyleri görüp haber verirdi. Çocuğu kaybolan biri gelip, nerede olduğunu sorunca duâ etti. Allahü teâlâ da ona bildirdi. O da, çocuğun olduğu yeri söyledi.
Ahmed bin Hanbel ve ibn-i Mâce'nin bildirdikleri hadis-ü şeriflerde, peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Lût kavmi hakkında buyurdu ki: On şet vardır ki Lût kavmi onları yapmış ve o yüzden helâk edilmiştir. Ümmetim ise onlara bir de kendisi katar. Bunlar; livâta (erkek erkeğe münâsebet), fındık gibi taşları sapanla atmak, güvercinle (kumar) oynamak, def çalmak, (kadınlar için düğünlerde ruhsat vardır) içki içmek, (özürsüz) sakal kesmek, (emredilenden fazla) bıyık uzatmak, ıslık çalmak, el çırpmak, (erkekler için) ipek gömlek giymek bir tâne de ümmetim ilâve eder ki; o da kadın kadına münâsebette bulunmaktır. Lû kavminin işini (livâta) yapan mel'undur. Benden sonra ümmetim hakkında en korktuğum şey Lût kavminin yaptığını yapmalarıdır.

HZ. ZÜLKİFL(AS)IN HAYATI

HZ. ZÜLKİFL(AS)IN HAYATI
Benî İsrâîl peygamberidir. Elyesa’ -aleyhisselâm-’ın amcasının oğludur.
Rivâyetlere göre, ismi Bişr olup Zülkifl lakâbıdır. Bu lakab, kendisine Elyesa’ -aleyhisselâm-’dan sonra, dînin emirlerini İsrâîloğulları’na bildirmeye kefîl olup, bir de zamanındaki peygamberlerin amellerini işleyip kat-kat sevâba nâil olduğu için verilmiştir. Nitekim Arapça’da “zü” sâhip, “kifl” de kefâlet (kefillik), nasîb, kısmet, kat (misil) gibi mânâlara gelir. Bu lakap ile, dünyevî zenginlik ve kısmetler değil, üstün kişilik husûsiyetleri ve âhiretteki yüksek dereceler kastedilmektedir.
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-’tan şöyle bir rivâyet vardır:
HADİS: “Allâh Teâlâ, İsrâîloğulları peygamberlerinden birine, lutfetmiş olduğu nübüvvetin yanında bir de mülk ve saltanat verdi. Bu peygamberin vefâtı yaklaştığında, O’na rûhunu kabzedeceğini vahiyle bildirdi:
«Mülkümü, İsrâîloğulları’ndan geceleri sabaha kadar namaz kılan, gündüzleri oruç tutan ve insanlar arasında kızmadan hükmedecek birine ver!» buyurdu.
Bu peygamber, kendisine verilen emri, İsrâîloğulları’na bildirdi. Aralarından bir genç kalkıp:
«–Bu işe ben kefil olurum! Bu vazîfeyi üstlenirim!» dedi.
Peygamber o gence
«–Bu kavmin içinde senden daha büyükleri var; sen otur!» dedi.
Sonra ikinci defa aynı teklifi yaptı, yine o genç:
«–Ben kefil olurum.» dedi. Üçüncü defa aynı teklif tekrarlanınca, cevap veren, yine o genç oldu. Bunun üzerine teklifi yapan peygamber, yerine onu kefil bırakıp mülkünü ona verdi. Bu genç, Bişr idi.”
Şeytan, bu gence hased etti. Gencin üstlendiği vazîfeyi gerçekleştirememesi için çeşitli hîleler yaptı. Fakat o, iblîs’in vesveselerine meyletmeyerek, yüklendiği emâneti lâyıkıyla taşıdı. Gayreti eksiksizdi. Bu sebeple kendisine “Zülkifl” denildi.
Allah’ın kitabı ve mukaddes Kur’anı Kerim’de ismi geçen peygamberlerden biride şüphesiz Hz Zülküf aleyhisselamdır. Hz Zülkifl hayatı kaçımız okuduk veya Hz Zülkifl peygamber hakkında ne kadar bir bilgiye sahibiz. Hiç okudunuz mu? Hz Zülkifl kısaca‘da olsa hayatını. Peygamberliği kesin olarak belli olmayıp, Zülkifl’in peygamber olmadığını söyleyenler olmuşsa da, İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre peygamberdir ve geçerli olan görüş de budur. Âyette geçen “Zülkifl” adi değil lakabıdır ve “nasip ve kısmet sahibi” anlamına gelir. Fakat burada dünyevi zenginliği değil, onun üstün kişiliğini ve âhiretteki derecesini kastetmek için kullanılmıştır. Asıl ismi Bişr olup, lakâbı Zülkifl’dir. Âlimlerin bir kısmi da onun Eyyub (a.s)’in kendisinden sonra peygamber olan Bişr adındaki oğlu olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu görüşlerin hiç biri kesinlik derecesine sahip degildir. Onun gerçek adi hakkında çok farklı rivayetler vardır. Kur’ân’da iki yerde kendisinden bahsedilmektedir. Kur’an’da Eyyub’un kıssası anlatıldıktan sonra, peygamberlerden bazıları anılır ve onlar övülür. Bu peygamberden biri de, Zülkifl’dir.
Taberi’de yer alan bir rivayete göre Zülkifl Şam’da otururdu. Oradaki halkı Allah’a inanmaya, O’na ibadet etmeye ve dürüst bir şekilde yaşamaya çağırdı ve orada yaşamını yitirdi
Kur’an’da Enbiyâ ve Sâd Surelerinde kendisinden bahsedilmektedir: وَإِسْمَاعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ كُلٌّ مِّنَ الصَّابِرِينَ وَأَدْخَلْنَاهُمْ فِي رَحْمَتِنَا إِنَّهُم مِّنَ الصَّالِحِينَ “Ve Hz. İsmail ve Hz. İdris ve Hz. Zülkifli; hepsi sabredenlerdendir.Onları da rahmetimizin içine soktuk. Şüphesiz onlar salih kimselerdendi.(Enbiya, 85 ve 86).
(Sad, 38/45, 46, 47, 48).”Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim’i, İshâk’ı ve Yâkub’u da an. Biz onları ahiret yurdunu düşünme özelliğiyle temizleyip, kendimize halis (kul) yaptık. Onlar bizim yanımızda seçkinlerden, hayırlılardandır. İsmâil’i, Elyesâ’i, Zülkifl’i de an. Hepsi de iyilerdendir”
Allah’ın İsrâiloğulları’na gönderdiği peygamberlerden Elyesâ’nın eceli gelip vefâtı yaklaşınca; Allah, rûhunu kabzedeceğini vahiyle bildirdi ve 
ELYESA(AS) ZÜLKİFL(AS)I KENDİNDEN SONRA VARİS PAYGAMBER SEÇMİŞTİR
’Mülkünü, İsrâiloğulları’ndan gece sabaha kadar ibâdet eden, namaz kılan, gündüzleri oruç tutan ve insanlar arasında kızmadan hükmedecek birine ver.’ buyurdu. Bu peygamber, kendisine verilen emri İsrâiloğulları’na bildirdi. Aralarından bir genç kalkıp: ’Bu işe ben kefil olurum, üzerime alırım.’ dedi. Peygamber, o gence; ’Bu kavmin içinde senden daha büyükleri var, sen otur.’ dedi. Sonra 2. kez aynı teklifi yaptı. O genç, yine ’Kefil olurum.’ dedi. Üçünce kez aynı teklif tekrarlanınca cevap veren, yine o genç oldu. Bunun üzerine Elyesâ, onun yerine halife bıraktı. Bu genç, Bişr idi. Bu yüzden de o gence “Zülkifl” lakâbı verildi.
Bu genç, aldığı görevi eksiksiz olarak yerine getirmek için çalışırken İblis (Şeytan) onu kıskandı ve bu görevi yaptırmamak için çeşitli hilelere baş vurdu. Fakat bu genç İblisin hilelerine aldanmadan aldığı görevi eksiksiz yerine getirdi. Bu hâlinde dolayı Allah’a şükür etti.
Hz. Zülkifl, geceleri uyutmayı garanti etmesi nedeniyle, gündüzleri kaylûle (Güneş’in tepede olduğu zamanda, öğleyle ikindi arasında) bir miktar uyurdu. İblis, kendi yardımcılarını ona gönderir, onu yoldan çıkarmaya ve verdiği sözden döndürmeye gayret eder; fakat başarılı olamazdı (başaramazdı). yardımcılar, âciz kaldığı zaman bizzat kendisi geldi. Gündüz uykusuna yatmak üzereyken kapısını çaldı. “Kim o?..” İblis; “Hakkı çiğnenen mazlûm bir ihtiyar.” Hz. Zülkifl, kapıyı açtı ve “Derdin nedir?” dedi. İblis; “Kavmimle aramızda bir anlaşmazlığımız var. Onlar, bana zulmettiler. Şunları şunları yaptılar…” diyerek uzun uzadıya bir şeyler anlattı. Uyku vakti geçmiş, Hz. Zülkifl’in uykusu dağılmıştı. İblis’e; “Ben, hüküm vermek üzere olduğum zaman gelir, beni bulursun.” dedi.
Adam (İblis), ertesi gün muhakeme zamanında gelmedi. Yine keylûle zamanı, tam yatacağı sırada geldi ve kapıyı çaldı. Zülkifl, sordu; “Neden o zaman gelmedin?” İblis, cevap verdi: “O zaman gelsem, onla senden korkuyor ve hakkını vereceğiz diyorlar. Senden ayrılınca da bana cefa ediyorlar.” Zülkifl; “Sen, yarın muhakeme zamanı gel.”
Adam (İblis), yine gelmedi. Fakat Zülkifl de iyiden iyiye uykusuz kalmıştı. Adamlarına kimsenin kendisini rahatsız etmemesini tembih ettikten sonra yerine yattı. İhtiyar, tekrar geldiyse de içeri bırakmadılar. Bu defa melûn, doğrudan içeri girdi ve gürültü çıkardı. Zülkifl, başını kaldırdı, yine oydu. Kapı, hâlâ kilitlediği gibi durmaktaydı. Bu defa onun Şeytan olduğunu anladı. “Sen, Allah’ın düşmanı İblis misin?” dedi. “Evet, beni her zamanki gibi âciz bırakmıştın. En son bu yola başvurdum. Belki kızdırabilirim dedim; fakat başarılı olamadım.”
Yukarıdaki rivayetlerde hüküm verirken kızmama prensibi pek hoş, pek güzel bir şey ise de geceleri hiç uyumamak ve gündüzleri oruç tutmak, İslam dininin getirdiği ölçüler içinde düşünülürse, hoş bir şey değildir. Gerçekten de Hz. Muhammed’in en çok birgün oruç tutmak ve birgün tutmamaya izin verdiğini ve buna “Savm-ı Dâvûd” (Davut Peygamber’in orucu denildiğini, bunun ötesinde meşrû bir oruç bulunmadığını biliyoruz. Fakat Hz. Zülkifl’in Kurân’da peygamberlerin sırasında zikredilmiş olması göz önünde tutulursa, onun peygamber olduğu hakkında şüphe ve tereddüt kalmaz.
Allah, Zülkifl’e peygamberlik görevi verdi. Zülkifl, Musa’nın dininin emir ve yasaklarını insanlara bildirdi. Tevrât’ı okuyup hükümlerini yerine getirdi. Tebliğ görevini hakkıyla yerine getirdikten sonra Şam beldelerinden birinde yaşamını yitirdi.
Taberî’de yer alan bir rivayete göre Zülkifl, Şam’da otururdu. Oradaki halkı Allah’a inanmaya, O’na ibadet etmeye ve dürüst bir şekilde yaşamaya çağırdı ve orada yaşamını yitirdi.
Zülkifl da, Musa’nın yasasıyla amel etmiş, insanlara Tevrât’ın emir ve yasaklarını bildirmiştir.
KUR'AN O'NDAN NASIL BAHSEDİYOR?
Hazret-i Zülkifl hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de iki âyet-i kerîme vardır:
وَاذْكُرْ إِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ وَكُلٌّ مِنْ اْلأَخْيَارِ
AYET: “(Ey Rasûlüm!) İsmâîl’i, Elyesa’yı, Zülkifl’i de hatırla! Hepsi de en hayırlı kimselerden idi.” (Sâd, 48)
وَإِسْمَاعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ كُلٌّ مِنَ الصَّابِرِينَ . وَأَدْخَلْنَاهُمْ فِي رَحْمَتِنَا إِنَّهُمْ مِنَ الصَّالِحِينَ
AYET: “İsmâîl, İdrîs ve Zülkifl hakkında anlattığımızı da hatırla! Onların her biri sabredenlerdendi. Onları rahmetimize kattık. Doğrusu onlar sâlihlerdendi.” (el-Enbiyâ, 85-86)
Zülkifl -aleyhisselâm- da, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın şerîati ile amel etmiş, insanlara Tevrât’ın emir ve yasaklarını bildirmişti.
Hz. ZÜLKİFL (a.s)
Kur'ân'da adı geçen peygamberlerden biri.
Kur'ân'da iki yerde kendisinden bahsedilmektedir: "İsmâil, İdris ve Zülkifl, hepsi sabredenlerdendi. Onları rahmetimize soktuk. Şüphesiz onlar salih olanlardandı" (el-Enbiyâ, 21/85, 86).
Âyette geçen "Zülkifl" adı değil lakabıdır ve "nasib ve kısmet sahibi" anlamına gelir. Fakat burada dünyevî zenginliği değil, onun üstün kişiliğini ve âhiretteki derecesini kastetmek için kullanılmıştır. Onun gerçek adı hakkında çok farklı rivayetler vardır. Yahudiler O'nun, İsrailoğullarının esâreti sırasında peygamber tayin edilen ve vazifesini Habur ırmağı yakınlarında bir bölgede yapan Hereksel olduğunu iddia etmişlerdir. Âlimlerin bir kısmı da onun Eyyub (a.s)'ın kendisinden sonra peygamber olan Bişr adındaki oğlu olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu görüşlerin hiç biri kesinlik derecesine sahip değildir.
Zülkifl (a.s)'ın peygamber olmadığını söyleyenler olmuşsa da, âlimlerin ekseriyetine göre peygamberdir ve makbul olan görüş de budur.(1)
Yüce Allah Eyyûb (a.s)'in kıssasını arzettikten sonra, peygamberlerinden bazılarını anmış ve onları övmüştür. İnsanları tevhide çağıran, Allah'ın sevgi ve övgülerini kazananlardan biri de bu peygamberlerden biri de, Zülkifl (a.s)'dir. Bu konudaki âyetlerin meâli şöyledir:
"Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshâk'ı ve Yâkub'u da an. Biz onları ahiret yurdunu düşünme özelliğiyle temizleyip, kendimize halis (kul) yaptık. Onlar bizim yanımızda seçkinlerden, hayırlılardandır. İsmâil'i, Elyesâ'ı, Zülkifl'i de an. Hepsi de iyilerdendir." (Sad, 38/45, 46, 47, 48).
Taberî'de yer alan bir rivayete göre Zülkifl (a.s) Şam'da otururdu. Oradaki halkı Allah'a inanmaya, O'na ibadet etmeye ve dürüst bir şekilde yaşamaya çağırdı ve orada vefât etti.(2)
Zülkifl Aleyhisselâm'a; Rum toprağındaki halk, iman ettiler, tâbi oldular ve kendisini, doğruladılar.
Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara, Allah yolunda cihad etmelerini, emredince, bunu, yerine getirmekten kaçındılar ve zaa'f gösterdiler:
"Ey Bişr! Biz, hayatı sever, ölümü, sevmeyiz. Bununla beraber, Yüce Allâh’a ve Onu Resulüne âsi olmaktan da, hoşlanmayız. Eğer, ömürlerimizi, uzatmasını ve ancak, biz, dilediğimiz zaman, bizi öldürmesini, Allâh'dan dilersen, Ona, ibadet ve Onun düşmanları ile cihad ederiz!" dediler.
Zülkifl Aleyhisselâm, onlara:
"Siz, benden, büyük bir şey istediniz. Bana, ağır teklifte bulundunuz." dedi.
Sonra, kalkıp namaz kıldı ve:
"Ey Allah'ım! Sen, Elçilik vazifelerini tebliğ etmemi, bana, emrettin, tebliğ ettim.
Düşmanlarınla, cihad etmemi, emrettin.
Sen de, biliyorsun ki, ben, kendimden başkasına güç yetirmeğe mâlik değilim.
Kavmimin, bu hususta benden istediklerini, Sen, benden daha iyi biliyorsun.
Beni, benden başkasının günahı ile muâhaze etme!
Ben, Senin gazabından rızâna, ukubetinden affına sığınırım!" dedi.
Yüce Allah, Zülkifl Aleyhisselâma:
"Sen kavmine, benim, onlar için seçtiğimin, kendilerinin, kendileri için seçtiklerinden daha hayırlı olduğunu öğretmedin mi?" diye vahy etti.
Bunun üzerine, onlar, ecelleri sonunda ölmeye razı oldular ve ecellerinde öldüler.
Zülkifl Aleyhisselâm, Şam'da vefat etti. Vefat ettiği zaman, yetmiş beş yaşında idi. Ona ve bütün peygamberlere selâm olsun! (3)Zülkifl (a.s.)'ın makamı, bir süre ikamet ettiği yer ve kabri Diyarbakır'da bulunmaktadır. Zülkifl (a.s.)'ın, Hz. Eyyûb (a.s.)'ın oğlu Bişr olduğu ve Hz. Eyyûb (a.s.)'dan sonra kendisine peygamberlik görevi verildiği; halkı, Allah'ın birliğine davet etmesinin emre dildiği kaynaklarda zikredilmektedir.
Kur'ân-ı Kerim'de, iki ayette, diğer bazı peygamberlerle birlikte Hz. Zülkifl (a.s.)'ın da adı zikredilmiş ve onların bazı özellikleri şöyle açıklanmıştır: "Ve İsmail'i, İdris'i ve Zülkifl'i hatırla ki, onların hepsi sabredenlerdendi. Ve bu yüzden onların hepsini rahmetimizle kuşatmıştık; onlar gerçekten dürüst, erdemli ve sâlih kimselerdi." (Enbiyâ, 85-86). "İsmail'i, Elyesa'yı ve Zülkifl'i hatırla; onların tamamı, seçilmiş hayırlı kimselerdendi." (Sâd, 45).
"Zülkifl isminin" bu ayetlerde peygamberlerin isimleriyle birlikte zikredilmesi, sabredenlerden, seçilmişlerden ve Allah tarafından ödüllendirilenlerden olduğunun belirtilmesi, onun da peygamber olduğunu gösteren bir delil olarak değerlendirilmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de ve güvenilir hadis kaynaklarında peygamber olduğuna işaret edilen başka bir bilgi bulunmamakla Hz. Zülkifl (a.s.) hakkındaki meşhûr görüş onun peygamber olduğudur.
Bazı kaynaklarda Hz. Zülkifl (a.s.)'ın Anadolu ve Suriye bölgesinde yaşadığı, 75 veya 95 yaşlarında öldüğü zikredilmektedir. Bir rivayete göre Hz. Elyesa' (a.s.), kendisinden sonra insanları yönetecek birini yerine getirip, nasıl icraatta bulunacağını görmek ister ve ileri sürdüğü üç şartı kabul eden kimseyi yerine tayin edeceğini açıklar. Bu şartlar; gündüzlerin oruçla, gecelerin ibadetle geçirilmesi ve kızıp öfkelenilmemesi şeklindedir. Bu şartları yerine getireceğini söyleyen şahsın teklifini birinci gün reddeden Hz. Elyesa' (a.s.), ertesi gün de şartlarını tekrar eder ve aynı şahıs bu defa da şarlan yerine getirmeye talip olunca onu bu göreve seçer. İşte Elyesa' Peygamberin ölümünden sonra onun makamına oturan ve verdiği sözleri yerine getirdiği için "Zülkifl" lakabı ile anılan bu gencin Hz. Eyyûb (a.s.)'m oğlu Bişr olduğu kaynaklarda geçmektedir.
Hz. Zülkifl (a.s.)'ın mezarının Eğil ilçesinde, makamının ise Ergani'de olduğu kabul edilmektedir. Bu konuda 1301/1883, 1308/1890 ve 1318/1900 tarihli Diyarbakır Salnameleri'nde Nebî Zülkifl (a.s.)'ın makamının Ergani'de bulunduğu ve bu makamın müzeyyen bir surette tamir ve tefriş edildiği bilgisi bulunmaktadır. 1316/1898 tarihli Salnâme'de ise Hz. Zülkifl (a.s)'ın kabr-i şerifinin en doğru rivayete göre Ergani'de olduğu da belirtilir. Bazı araştırmacılar da Hz. Zülkifl (a.s.)'ın kabrinin Ergani'de olduğunu ileri sürmektedir.
Asırlardan beri kökleşmiş bir şekilde Hz. Zülkifl (a.s.)'ın kabir ve makamının Diyarbakır'da olduğuna ise kuvvetle inanılmaktadır. Güneydoğu Anadolu bölgesinde Zülküf isminin yaygın kullanılmasında bu inanışın etkili olduğu söylenebilir.
Buna karşın Hz. Zülkifl (a.s.)'ın kabrinin Şam'da olduğu görüşünü ileri süren araştırmacılar da bulunmakta ise de Zülkifl (a.s.) kabr-i şerifinin Eğil'de, makamının ise Ergani ilçesinde bulunduğu görüşü kaynaklara ve yöre halkının bu yöndeki kabulüne daha uygun düşmektedir. Bu görüşümüzü aşağıda aktarılan "Peygamber naaşların nakli" bilgileri de doğrulamaktadır.
ZÜLKİFL(AS) IN NAAŞI
Dicle Barajı'nın yapılmasıyla birlikte, Eğil ilçesinde baraj gölü havzasında kalan, Elyesa' ve Zülkifl Peygamberlerin naaşları, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün işbirliği neticesinde 13-16 Eylül 1995 tarihleri arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce Kale mahallesi, Nebî Harun Tepesi'nde yaptırılan türbeye nakledilmiştir.
Hz. Zülkifl (a.s.)'ın naaşının nakli için çalışmalara Nebî Elyesa' (a.s.)'m naaşının naklinden sonra başlanmıştır. Bu nakilde görev alan kişiler, Hz. Zülkifl (a.s.)'m naaşının bulunduğu mezarın açılmasında, mezarın, dönemin çimentosu olarak bilinen Kels-i hacer adlı bir madde ile kaplı olduğu için çok zorlanıldığını ifade etmişlerdir. Hz. Zülkifl (a.s.)'ın naaşı, 15-16 Eylül 1995 tarihleri arasında Eğil İlçesinde, Kale Mahallesinde önceden hazırlanan türbeye nakledilmiştir. Heyette bulunanların Hz. Zülkifl (a.s.)'m naaşının çürümediğini gördükleri hususundaki ifadeleri basında yer almıştır.
Nebî Elyesa' (a.s.) ve Nebî Zülkifl (a.s.)'ın naaşlarının çürümemiş olması, Hz. Peygamber'in (s.a.v.), "Cenabı-ı Hak, toprağa, peygamberlerin cesedini çürütmeyi haram etmiştir" hadis-i şerifi ile irtibatlandırılmıştır.
Eğil ilçesinde bulunan Nebî Zülkifl (a.s.)'m kabrinin bulunduğu türbesinin bakımı ve gelen ziyaretçilerin bilgilendirilmesi için Eğil İlçe Müftülüğünce Elyesa Camii İmam- Hatibi görevlendirilmiş olup haftanın yedi günü görev mahallinde bulunmaktadır.
Nebi Harun Tepesi'nde bulunan bu türbe, Vakıflar Genel Müdürlüğü veritabanında "Zülkifil (Zülküf) Peygamber Türbesi" adı ve 21.06.02/05 envanter numarası ile "Türkiye Kültür Mirasları" arasında kayıtlıdır. Ayrıca türbe, Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından 12.06.1991 tarih ve 791 sayılı kurul kararı ile tescillenmiş ve korumaya alınmıştır.
Hz. Zülkifl (a.s.)'ın makamı (bir süre kaldığı yer), Ergani ilçesinin 6 km. kuzeyinde bulunan "Zülküfil" veya "Makam" ismi verilen dağın zirvesindedir.129 924/1518 ve 937/1530 tarihli Osmanlı Tahrir Defterlerinde Hz. Zülkifl (a.s.)'m türbesi ve türbeye vakfedilen gelir hakkında bilgiler bulunmaktadır.
1307/1889 yılında Diyarbakır'da bulunmuş olan Arif Paşa, Seyahatnamesinde Ergani kasabasına gittiklerinde ilk önce Hz. Zülkifl (a.s.)'m makam-ı mukaddeslerini ziyaret ettiklerini ifade ederek türbe ve türbenin çevresini ayrıntılı olarak tasvir etmektedir.
Ali Emirî Efendi (ö. 1924) ise Osmanlı Vilâyât-ı Şarkıyyesi adlı eserinde 1297/1879 yılında Abidin Paşa ile Elazığ'a giderken Ergani'ye uğradıklarını, Zülkifl (a.s.)'ın makamını ziyaret ettiklerini ifade etmektedir.
Mescid, türbe ve zaviyeden oluşan Zülkifl Nebi Zaviyesi hakkında, ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığına dair kesin bilgilerden yoksun olsak da, yapının 924/1518 tahririnde vakıf kaydının bulunması, Osmanlı döneminden eskiyi işaret etmektedir. 924/1518 yılı Tahrir Kayıtlarına göre vakfın geliri ismi kaydedilmeyen bir mezranın mahsulünden sağlanmaktadır. 1285/1868 yılında Diyarbakır valiliğine atanan Kurt İsmail Paşa, Zülkifl Nebî Türbesi'ni ziyarete gelenler için buraya ziyaretçilere mahsus bir daire ile sarnıç inşa ettirmiştir.
Hz. Zülkifl (a.s.)'ın makamındaki 16. yüzyıla ait mermer kolonlu mescidin 1936 yılında yıktırıldığı, 1958-1959 yıllarında ise Ergani Hayır Cemiyeti tarafından yeniden yapıldığı ifade edilmektedir. İçinde Hz. Zülkifl (a.s.) makamı bulunan ve türbe olarak adlandırılan bu yapı, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce 09.06.2008 tarihinden itibaren orijinali muhafaza edilmek kaydıyla restore edilmeye başlanmış ve tamamlanmıştır. Bu binanın içerisinde yaklaşık 20-30 kişinin namaz kılabileceği küçük bir mescid de bulunmaktadır. Türbe ziyarete sürekli açık olup hafta sonu ziyaretçi sayısı artmaktadır. Yıl boyu tahmini ziyaretçi sayısı 50 bin civarındadır. Türbe, Vakıflar Genel Müdürlüğü veritabanında "Zülküfil Nebi Türbesi" adı ve 21.07.01/08 envanter numarası ile "Türkiye Kültür Mirasları" arasında kayıtlıdır. Ayrıca türbe, Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından 20.02.1991 tarih ve 656 sayılı kurul kararı ile tescillenmiş ve korumaya alınmıştır.
Yöre halkı tarafından yoğun bir şekilde ziyaret edilen Ergani ilçesinde bulunan türbe/makamın bakımı, muhafazası ve gelen ziyaretçilerin bilgilendirilmesi için haftada üç gün (Perşembe, Cumartesi ve Pazar) Ergani ilçe Müftülüğünce kadrolu bir görevli geçici olarak görevlendirilmiştir.
Zülkifl, Türk insanınca Salih amelli, adaletli, bol ibadet eden ve asla sinirlenmeyen bir peygamber olarak bilinir. Hz. Zülkifl'in türbesinin Diyarbakır'ın Ergani ilçesinde olduğu kabul edilir. Bolluk, bereket ve salih evlat isteyenler tarafından sürekli ziyaret edilir.

HZ. SÜLEYMAN(AS)IN HAYATI

HZ. SÜLEYMAN(AS)IN HAYATI
Hz. Süleyman (a.s.) Gazze’de doğdu. Babası Hz. Davut (a.s.) vefât ettiğinde 12-13 yaşlarında idi. Babası gibi önce hükümdar, sonra peygamber oldu.
Kuran’da 16 yerde ismi geçen Hz. Süleyman’ın (a.s.) Davut Aleyhisselam’ın oğlu ve vârisi olduğu, üstün kılındığı, şükreden, sâlih, hakîm, anlayışlı bir kul olduğu bildirilmekte, keskin zekâsı, engin bilgisi ve hikmetiyle karmaşık meseleleri kolayca çözüme kavuşturma yeteneğinden söz edilir. Allah diğer peygamberler gibi Hz. Süleyman’a (a.s.) da vahiyde bulunmuş ve onu da diğerleri gibi doğru yola iletmiştir. Kuran, Hz. Süleyman’ın (a.s.) güzel bir kul olduğunu, daima Allah’a yöneldiğini, Allah katında büyük değeri ve güzel yeri bulunduğunu belirtmektedir.
Allah, Davut Aleyhisselam gibi Hz. Süleyman’ı (a.s.) da peygamberlik, hükümdarlık, hikmet ve ilimle donatmış, saltanatı ve nübüvveti onların şahsında toplamıştır.
Hz. Süleyman’ın (a.s.) emrine rüzgârlar verilmiş, kendisine kuş dili ve başka hayvanların dili de öğretilmiştir. Hz. Süleyman (a.s.) atları, özellikle yarış atlarını çok severdi.
Beyt-i Makdis’i (Mescid-i Aksâ’yı) yedi yılda inşâ etti. Yemen’deki Sebe’ Melîkesi Belkıs ile evlendi. Hz. Süleyman’ın (a.s.) 40 yıl saltanat sürdüğü ve 52 veya 53 yaşında vefat ettiği nakledilir. Kabri Kudüs’tedir.
Muazzam dünyâ servet ve tasarrufunu kalbinin dışında taşıyan Hz. Süleyman’ın (a.s.) ayrıntılı hayatı.
HZ. SÜLEYMAN’IN (A.S.) HAYATI - Süleyman Peygamber Kimdir?
Süleymân Aleyhisselâm Gazze’de doğdu. Babası Hz. Davut Aleyhisselâm vefât ettiğinde 12-13 yaşlarında idi. Babası gibi önce hükümdar, sonra peygamber oldu. Beyt-i Makdis’i (Mescid-i Aksâ’yı) yedi yılda inşâ etti. Yemen’deki Sebe’ Melîkesi Belkıs ile evlendi. Kudüs’te vefât etti.
Hz. Süleyman’ın (a.s.) Firaseti
Süleymân Aleyhisselâm çocukluğundan itibâren yüksek bir anlayışa sâhip, çok zeki biriydi. O’nun bu husûsiyetiyle ilgili olarak Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle bir hâdise anlatır:
“…Vaktiyle iki kadın ve beraberlerinde iki oğlan vardı. Yolda giderlerken bir kurt gelip kadınlardan büyük olanın çocuğunu alıp götürdü. Bunun üzerine bu kadın, arkadaşı (olan küçük) kadına:
«–Kurt, senin çocuğunu götürdü.» dedi.
Öbür kadın:
«–Hayır, senin çocuğunu götürdü!» dedi.
Nihâyet bu iki kadın, aralarında hükmetmesi için Davut Aleyhisselâm’a mürâcaat ettiler. Davut Aleyhisselâm çocuğun büyük kadına âit olduğuna hükmetti. Onlar muhâkemeden çıkıp, Davut Aleyhisselâm’ın oğlu Süleymân Aleyhisselâm’a gittiler. Davut Aleyhisselâm’ın hükmünü söylediler. Süleymân Aleyhisselâm da:
«–Bana bir bıçak getirin! Çocuğu (bu) iki kadın arasında paylaştırayım!» dedi.
Bunun üzerine küçük kadın:
«–Aman öyle yapma! Allâh sana rahmet eylesin! Çocuk bu kadınındır!» dedi.
Bunun üzerine Süleymân Aleyhisselâm çocuğun küçük kadına âit olduğuna hükmetti.” (Buhârî, Enbiyâ, 40)
Çünkü analık şefkati, evlâdının ölmesine râzı gelemezdi.
Süleymân -aleyhisselâm-’ın firâsetiyle alâkalı bir başka rivâyet de şöyledir:
Bir gece, bir koyun sürüsü bir tarlayı harâb etmişti. Tarla sâhipleri, Dâvûd -aleyhisselâm-’a gelip şikâyetçi oldular. Telef olan tarla, kıymet bakımından koyun sürüsüne müsâvî idi. Bunun üzerine Dâvûd -aleyhisselâm-, koyunların tarla sâhibine verilmesine hükmetti. Süleymân -aleyhisselâm-, o sırada küçük yaşta olmasına rağmen:
“–Babacığım, bir yol daha var! Koyunları tarla sâhibine borç olarak verelim; sütünden ve yününden istifâde etsin. Bu arada tarlayı düzenlesin. Tarla eski hâline gelinceye kadar koyunlar kendisinde kalsın. İşleri yoluna girince de, sürüyü sâhibine teslîm etsin!” dedi.
Dâvûd -aleyhisselâm- bu teklifi çok beğendi ve öyle hükmetti. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“Dâvûd ve Süleymân’ı da (yâd et)! Bir zaman, bir ekin husûsunda hüküm veriyorlardı; hani o kavmin koyunları, geceleyin başıboş bir vazîyette bu ekinin içine dağılıp ziyân vermişti. Biz, onların hükmünü görüp bilmekte idik.” (el-Enbiyâ, 78)
“Böylece bu (fetvâyı) Süleymân’a biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm ve ilim (hükümdarlık, peygamberlik) verdik...” (el-Enbiyâ, 79)
Dâvûd -aleyhisselâm-, son derece firâset sâhibi olması ve Hakk’a gönülden bağlılığı sebebiyle Hazret-i Süleymân’ı on dokuz oğlu arasından kendi yerine halîfe olarak seçti. Fakat İsrâîloğulları, bu tâyine karşı çıktılar:
“−Süleymân çocuk sayılır; aramızda O’ndan daha üstün ve büyük kimseler var!” dediler.
Bunun üzerine Dâvûd -aleyhisselâm-, ind-i ilâhîden gelen emir mûcibince âlimlerin huzûrunda bir imtihân gerçekleştirdi. Oğlu Süleymân’a:
“–Doğruluğu diğer cüz’lerin doğruluğuna, bozukluğu da diğer cüz’lerin bozukluğuna sebep olan nedir?” diye sordu.
Süleymân -aleyhisselâm-:
“–Kalbdir!” dedi.
Bu cevâbı çok beğendiler.
Daha sonra Dâvûd -aleyhisselâm- herkesin asâsının üzerine ismini yazıp bir odaya kilitledi. Yalnız Süleymân -aleyhisselâm-’ın asâsının yeşerip yaprak verdiğini gördüler. Allâh’ın bu lutfuna Dâvûd -aleyhisselâm- hamd etti. İsrâîloğulları da Hazret-i Süleymân’ı halîfe olarak kabûl ettiler. Çok sevindiler.
Böylece hilâfet meselesini Allâh’ın lutfuyla halleden Dâvûd -aleyhisselâm-, oğlu Süleymân -aleyhisselâm-’a şu nasihatlerde bulundu:
“–Ey oğlum! Şaka yapmaktan sakın, çünkü onun faydası azdır. Pişmanlık doğurur. Kızmaktan da sakın, çünkü sâhibini basitleştirir. Takvâya sarıl, zîrâ takvâ her hâle gâliptir.
İnsanlardan bir şey bekleme. İşte bu, hakîkî zenginliğin tâ kendisidir.
Allâh -celle celâlühû-’nun sana vermeyip başkalarına verdiği nîmetlere göz dikmek, senin için bir fakirliktir.
Özür dilemeyi îcâb ettirecek davranış ve sözlerden sakın!
Nefsini ve dilini doğruluğa alıştır!
Bugünün dünden daha hayırlı olmasına çalış!
Namazını, en son namazını kılan kimse gibi kıl!
Aşağı ve bayağı kimselerle ülfet etme!
Kızdığın zaman da, bulunduğun yerden ayrıl!
Allâh -celle celâlühû-’nun rahmetinden ümitvâr ol! Çünkü O’nun rahmeti, herşeyi kuşatmıştır.” (Sâlebî, Arâis, s. 323)
HZ. SÜLEYMAN (A.S.) İLE İLGİLİ AYETLER
Dâvûd -aleyhisselâm-’ın vefâtından sonra Süleymân -aleyhisselâm- hükümdar oldu:
“Biz Dâvûd’a Süleymân’ı verdik. Süleymân ne güzel bir kuldu! Doğrusu O, dâimâ Allâh’a yönelirdi.” (Sâd, 30)
Kendisine çok nîmetler ve tasarruflar verildi:
“And olsun ki Biz, Dâvûd’a ve Süleymân’a ilim verdik. Onlar: «Bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allâh’a hamd olsun!» dediler.” (en-Neml, 15)
Hazret-i Süleymân, kuşların lisânını ve tesbîhâtını anlardı.
“Süleymân, Dâvûd’a vâris oldu ve dedi ki: «Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (nasipler) verildi. Doğrusu bu, apaçık bir lutuftur.” (en-Neml, 16)
İnsan, cin, hayvânât ve rüzgâr onun tasarrufu ve emri altına verilmişti.
“Süleymân’ın emrine de kasırga (gibi esen) rüzgârı verdik; onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere doğru eserdi. Biz her şeyi biliriz.” (el-Enbiyâ, 81)
“Sabah gidişi bir aylık mesâfe, akşam dönüşü yine bir aylık mesâfe olan rüzgârı da Süleymân’a (O’nun emrine) verdik ve O’nun için erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, O’nun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azâbı tattırırdık.” (Sebe’, 12)
“Süleyman için, o ne dilerse, mâbedler, heykeller, büyük havuzlara benzer çanaklar ve taşınması güç kazanlar yaparlardı. Ey Dâvûd âilesi şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır.” (Sebe’, 13)
Bu âyet-i kerîmede geçen “temâsîl” kelimesi; bakır, toprak veya camdan yapılmış canlı ve cansızların heykelleri, resimleri veya tasvirleri olarak yorumlanmıştır. Lafzın delâletine göre âyet, canlı ve cansız resmini kapsamaktadır.
“Temâsîl” kelimesi âyette genel bir mânâ ifâde ettiğinden, Hazret-i Süleymân’ın şerîatinde, canlı ve cansız bütün varlıkların sûret, resim veya heykellerini yapmanın câiz olduğu da anlaşılabilir. Bu hususta müfessirler ihtilâf etmişlerdir. Bu görüşleri iki maddede toplayabiliriz:
1. Müfessirlerin bir kısmı, Hazret-i Süleymân’ın şerîatinde canlıların resim ve heykelini . yapmanın câiz olmadığını, çünkü Hazret-i Süleymân’ın, Hazret-i Mûsâ’nın şerîatine tâbî olduğunu ve onun şerîatinde de açıkça canlı resmi yapmanın yasaklandığını söylerler. Bu görüşe göre “temâsîl” kelimesi, yalnız cansız varlıkların resmini kapsamaktadır. Dolayısıyla İslâm’daki canlı resim yasağına uygunluk arz etmektedir. Şâyet Süleymân -aleyhisselâm-’ın şerîatinde resim ve heykele cevaz verilmiş ise, bunun, o zamanlar henüz putlara tapılma endişesi bulunmadığından kaynaklandığı da düşünülebilir.
2. Bazı müfessirler ise, Hazret-i Süleymân’ın şerîatinde canlı ve cansızların heykel veya resmini yapmanın câiz olduğunu iddiâ etmişlerdir. O hâlde “Kur’ân-ı Kerîm’de bu anlatıldığına göre, canlı ve cansızların heykel ve resmini yapmanın İslâm’da da câiz olduğu hükmüne varılabilir mi?” Bu suâle İslâm hukukçuları ve müfessirler; “İslâm’da manzara, dağ, orman ve ağaç gibi yalnız cansız varlıkların ve nebâtâtın resmini yapmak câizdir.” diye hüküm vermişlerdir. Çünkü Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birçok hadîs-i şerîfinde canlıların resmini yapmayı yasaklamıştır. Resimle alâkalı hadîs-i şerîfler, bu husûsu îzâh etmektedir.
Nitekim İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’nın rivâyetine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Kim dünyâda bir canlı resmi yaparsa, kıyâmet günü, yaptığı o resme can vermeye zorlanır. O ise, (resme) aslâ can veremez.” (Buhârî, Libâs, 97; Ta’bîr, 45; Müslim, Libâs, 100)
Yine İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’nın anlattığına göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekke’nin fethi günü Beytullâh’ta tasvirler görünce içeri girmemiş, onların imhâ edilmesini emretmişti. İçeride Hazret-i İbrâhîm ve Hazret-i İsmâîl -aleyhimesselâm-’ın ellerinde kumar okları bulunur vaziyetteki resimlerini görmüştü. Şöyle buyurdu:
“−Allâh (bu resimleri yapanların) canlarını alsın! Vallâhi onlar (İbrâhîm ve İsmâîl -aleyhimesselâm-), aslâ oklarla kısmet aramadılar.” (Buhârî, Enbiyâ, 8; Hacc, 54; Megâzî, 48)
Netîce olarak Hazret-i Süleymân’ın şerîatinde canlıların resim ve heykelini yapmanın câiz olduğu kabûl edilse bile, bu fiil, İslâm’da kesinlikle yasaklanmıştır.
Nitekim İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-’ın haber verdiğine göre, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, canlı resmi yapanların kıyâmet günü azâbın en şiddetlisine çarptırılacağını bildirmiştir. (Buhârî, Libâs, 89; Müslim, Libâs, 96) Çünkü resim ve heykele gösterilen aşırı ihtimâm, neticede insanları putperestliğe götürmüştür.
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- da şöyle anlatır:
Cebrâîl -aleyhisselâm-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e belli bir saatte geleceğini va‘detmişti. Vakit gelmiş, fakat Cebrâîl -aleyhisselâm- gelmemişti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elinde bulunan sopayı yere attı ve:
“Allâh da Rasûlleri de va‘dinden caymaz!” buyurdu.
Sonra etrâfa bakınmaya başladı. Bir de ne görsün; sedirinin altında bir köpek eniği! Bunun üzerine:
“−Ey Âişe! Bu enik buraya ne zaman girdi?” diye seslendi.
Ben de:
“−Allâh’a yemîn ederim ki bilmiyorum.” dedim.
Emir verdi, köpek yavrusu evden çıkarıldı. Cebrâîl -aleyhisselâm- da hemen geldi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bana söz verdin, ben de bekledim, ama sen gelmedin.” dedi.
Cebrâîl -aleyhisselâm-:
“–Gelmemi, evinizdeki köpek engelledi. Biz melekler, içinde köpek ve sûret bulunan eve girmeyiz.” cevâbını verdi. (Müslim, Libâs 81, 82. Ayrıca bkz. Buhârî, Bed’ü’l-halk 7, Libâs 94; İbn-i Mâce, Libâs 44)
Bu hadîs-i şerîfte “köpek”le birlikte zikredilen “sûret”, sırf resim olarak telâkkî edilmemelidir. O, canlı varlıkların heykel veya kabartmalı bir şekilde tasvîrini de içine almaktadır. Resim ise bir gölgenintespiti gibidir; hacme sâhip değildir. Bununla beraber, “sûret” her türlü canlı varlığın resmine şâmil bir sûrette telakkî edilse bile, onun hakkındaki yasağın, putperestliğin yakın olduğu bir zaman sebebiyle vâkî olduğu da düşünülebilir.
Diğer taraftan, günümüzde resim ve fotoğrafın günlük hayatta kullanım sahasının genişlemiş olduğu ve bâzı durumlarda zarûrî bir ihtiyaç hâline geldiği de mâlumdur. Dinamik bir yapıya sâhip olan İslâm dîni, zaman içinde zarûret mevkiine gelen bu tür ihtiyaçlar için belli bir meşrûiyet sınırı belirleyerek onun kullanılmasına müsâade etmiştir.
İçinde Köpek Olan Eve Melekler Neden Girmez?
Yeri gelmişken şunu da hatırlatalım ki, yukarıdaki hadîs-i şerîfte ifâde edildiği üzere, içinde köpek bulunan eve melek girmemesi de mühim bir hakîkate işâret etmektedir. Yüce dînimiz İslâm, ev içinde köpek beslenmesini yasaklamıştır. Zîrâ köpeğin nefesi ve salyası necistir. Nitekim köpeklerin salyalarından, tüylerinden ve hattâ nefeslerinden çeşitli bulaşıcı hastalıkların husûle geldiği, artık günümüzde şüphe götürmez bir ilmî gerçektir. Üstelik bunlar, ilmin bugünkü ulaştığı noktada tespit edebildiği gerçeklerdir. İslâm’ın bu husustaki ölçülerinin henüz bilinmeyen kimbilir daha nice hikmetleri bulunmaktadır.
Hadîs-i şerîfte buyrulduğu gibi eve tesâdüfen girmiş olan bir köpek yavrusu sebebiyle Cebrâîl -aleyhisselâm-, Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yanına gelememiştir. Bir de hiçbir sebep yokken irâdî olarak içinde köpek beslenen evlerin hâlini düşünmek gerekir! Zîrâ Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in, Hazret-i Âişe’ye:
“–Bu köpek yavrusu buraya ne zaman girdi?” diye sorması ve onun da:
“–Vallâhi bilmiyorum.” diye yemin ederek cevap vermesi de gösteriyor ki, bir müslümanın evinde bile bile köpek bulundurması söz konusu olamaz. Bu hâdise de sebepsiz değil, mü’minler için bir hükmün zâhir olması hikmetine binâen vukû bulmuştur.
Kedi, evcil bir hayvandır; onun evde bulunmasında mahzur yoktur. Fakat ev içinde köpek beslemek câiz değildir. Ancak avcılık, çobanlık ve bağ-bahçe bekçiliği gibi vazîfeler için -o da evin dışında olmak kaydıyla- köpek beslenmesine müsâade edilmiştir. Zîrâ bu, bir ihtiyâcı karşılamaktadır.
Hakîkaten Cenâb-ı Hak, köpeği insanın emrine vermiş ve onu birçok hayvandan farklı olarak sâhibine karşı sadâkat sâhibi kılmıştır. Üstelik onu birçok fennî âletin sâhip olamadığı müstesnâ kâbiliyetlerle donatmıştır. Nitekim bugün narkotik aramalarında veya enkaz altındaki insanların yerinin tespitinde kullanılan köpekler, bağ-bahçe ve ev bekçiliklerine ilâveten insanlığın sağlığı için de bekçilik yaparak son derece önemli hizmetler görmektedirler.
Bugün özellikle Batı âleminde âile parçalanmış ve insanlar ferd hayâtı yaşamaya başlamış olduğundan, bilhassa yalnız yaşayanlar, hırsız ve sâir menfîliklere karşı ev içinde köpek beslemektedirler. Üstelik birçok Batı ülkesinde evde bakılan köpeklere sigorta yapma mecbûriyeti bile getirilmiştir. Köpeklerinin beslenmelerine ilâveten sigorta masraflarının da ödenmesinde beis görmeyip cömert davrananların pek çoğu, her nedense toplumdaki fakirlere karşı aynı cömertliği sergileyememektedirler. Onların pekçok külfeti ve masrafı göze alarak evde köpek bulundurmaları, zamanla hem köpeğin hem de sâhibinin fıtratlarını bozmaktadır. Zîrâ köpeğe duyulan aşırı düşkünlük, onu neredeyse âilenin bir ferdi gibi görecek kadar ileriye götürülmüştür. Bu aşırılıklar, zaman zaman kendi evlâdını ikinci derecede görmeye kadar varmaktadır. Bunun en korkunç netîcesi ise egoistliğin dehhâmeleşerek evlâda verilmesi gereken sevgiyi köpeğe yönlendirmek sûretiyle evlâd sâhibi olma meylini köreltmesidir. Nitekim bugün birçok batı ülkesinde nüfus, artacağı yerde azalmaktadır.
Üstelik evde köpek beslenmesi, köpek için de bir himâye şekli değil, bilakis bir bakıma yaratılışına zıt şartlar altında yaşamak mecbûriyetinde bırakılmasıdır.
Çağların önünde giden İslâm’ın, köpek beslemeyi ancak evin dışında ve zarûretler dâhilinde tecvîz etmesine karşılık, bilhassa Batılıların bu tavırları ne korkunç bir dalâlet ve âile yıkımıdır. Maalesef son zamanlarda bizim toplumumuzda da müşâhede edilmekte olan evde köpek besleme âdeti, körü körüne batı taklitçiliğinin menfî tezâhürlerinden sâdece biridir.
İslâm’ın evde köpek beslenmemesi hususundaki yasağı, ona karşı menfî bir tavır takınmayı da gerektirmez. Yâni köpeklerin beslenmemesi veya onlara kötü muâmele edilmesi söz konusu olamaz. Bilakis İslâm, merhameti bütün mahlûkâta şâmil bir sûrette telkin ettiği için, köpeklerin de hayatlarının korunmasını, diğer mahlûkât gibi onlara da şefkat ve merhametle muâmele edilmesini emretmiştir.
Nitekim bir hadîs-i şerîfte, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su veren günahkâr bir kadının cennetlik olduğu müjdelenmektedir.
Târihimizde de mahlûkâta merhamet duygusunun müesseseleşerek çeşitli vakıflar kurulduğu ve bu vakıfların şefkat elinin, himâyeye muhtaç hayvânâta kadar uzandığı, mâlum ve meşhurdur.
Dolayısıyla mühim olan, köpek besleme husûsunda da İslâm’ın belirlemiş olduğu meşrûiyet sınırlarına riâyet etmektir.
Hz. Süleyman’ın (a.s.) At Sevgisi
Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“Hani kendisine bir zaman, akşamüstü iyi cins ve çalımlı koşu atları sunulmuştu. «Doğrusu ben bu iyi malları, Rabbimi anmaktan ötürü sevdim.» dedi. Nihâyet atlar, perdenin arkasına gizlendi. «Geri getirin onları bana!» dedi ve artık onların bacaklarını, boyunlarını sıvazlamaya başladı.” (Sâd, 31-33)
Bir kısım müfessirlere göre, Hazret-i Süleymân -aleyhisselâm-:
“−Ben atları, Rabbimin zikrinden dolayı sevdim!” dedi.
Yâni namazını veya virdini aksatmadı. Nihâyet o atlar, perdenin ardına gizlendi. Ahırlara çekildi, yahut koşuda gözden kayboldu, o zaman namazını bitirdi. Ardından:
“−Geri getirin onları bana!” dedi.
Artık bacaklarını, boyunlarını sıvazlamaya başladı. Okşadı, tımarlarına îtinâ gösterdi.
Fahreddîn Râzî’nin beyânına göre, İslâm’da olduğu gibi Hazret-i Süleymân’ın şerîatinde de savaş için at besleyip yetiştirmek müstehab idi. Birgün Hazret-i Süleymân, atları teftiş etmişti. Üç ayağını basıp bir ayağının tırnağını yere değdirmiş vaziyette duran dizi dizi atları görünce:
“Ben sırf Rabbimin adını anmak için, yâni O’nun rızâsını kazanmak ve O’nun adını yaymak için dünyâ malını sevdim; nefsim için istemedim!” demişti.
Sonra seyislere, atları koşturmalarını emretmiş, hızla koşan atlar gözden kayboluncaya dek onları seyretmiş ve ardından at bakıcılarına: “Onları bana getirin!” diye emrederek getirilen atları sevip okşamıştı. Böylece Rabbin kudret ve sanatının güzel bir tecellîsini müşâhede etmişti.
Âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki atlar, duruştaki ve gidişteki güzellikleri ile ilâhî bir kudret tecellîsini sergilerler.
At; târih boyunca cengâverlerin kahramanlık, zafer, fetih ve asâlet müjdecisiydi.
At; Allâh Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de kendisine yemîn ettiği müstesnâ yaratıklardandır:
“And olsun Allâh yolunda koştukça koşanlara. And olsun kıvılcım saçanlara. Sabah sabah akına çıkanlara ve tozu dumana katanlara. Hep birden düşman topluluğunun içine dalanlara.” (el-Âdiyât, 1-5)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, atlar hakkında şöyle buyurmuştur:
“Kıyâmet gününe kadar atların alınlarına hayır, yâni ecir ve ganimet düğümlenmiştir.” (Buhârî, Cihâd, 43; Müslim, İmâre, 96-99)
“Kim Allâh’a gerçekten inanarak ve va’dine gönülden bağlanarak O’nun yolunda cihâd etmek için at beslerse, o atın yediği, içtiği, gübresi ve bevli kıyâmet gününde o kimsenin sevapları arasında olacaktır.” (Buhârî, Cihâd, 45; Nesâî, Hayl, 11)
Atlar, rûhî bakımdan insanlara en yakın mahlûklardır. Harbe girecek süvârî, atını kendi hissiyâtına uygun olarak seçer. Çünkü atlar, düşman karşısında, üstündeki süvârîsiyle beraber aynı heyecânı yaşarlar. At, aynı zamanda bir kudret tecellîsidir. Vücûdu da, ayrı bir tenâsüb ve zarâfet içindedir.
Hz. Süleyman’ın (a.s.) İmtihân Edilmesi
Birgün Allâh Teâlâ, Hazret-i Süleymân’ı imtihân etti. Bir anda bütün kudretini elinden aldı. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“And olsun ki, Süleymân’ı imtihân ettik. Tahtının üstünde bir cesed (gibi) bırakıverdik. Sonra tevbe ile eski hâline döndü.” (Sâd, 34)
Süleymân -aleyhisselâm-’ın bir anda herşeyi elinden alınmış; hiçbir şeyi kalmamıştı.
Âyette geçen “fitne” yâni imtihan hakkında çeşitli rivâyetler vardır:
1. Hazret-i Süleymân, Mescid-i Aksâ’yı yaptırdığı sırada, getirdiği sanatkârlar içinde sanatların hîlelerini bilen birtakım şeytanların kurdukları bir ihtilâl yüzünden bir süre nüfûzunu kaybetmiş, yahut tahtından ayrı kalmış; böylece tahtında, ya kendisi kuvvetsiz bir cesed hâlinde hükümsüz kalmış, yahut tahtı da işgâl edilip yerine kırk gün kadar heykel gibi birisi oturtulmuştu.
2. Bir rivâyette Süleymân -aleyhisselâm-, zevcelerinin hepsinden oğlan çocuğu olmasını ve bunların da Allâh yolunda küffâr ile cihâd etmelerini istedi. Fakat «inşâallâh» diyerek Allâh’ın ismini anmayı unuttu. Bunun üzerine ancak bir zevcesinden sakat bir oğlu dünyâya geldi. (Buhârî; Enbiyâ 40, Eymân 3; Müslim, Eymân 23/1654)
Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de kendisine, rûh, Ashâb-ı Kehf ve Zülkarneyn -aleyhisselâm- hakkında suâl sorulduğunda:
“−Yarın gelin haber vereyim!” buyurmuştu.
Ancak «inşâallâh» demeyi unutmuştu. Bu sebeple Efendimiz’e de bir müddet vahiy gelmedi. Allâh Teâlâ şöyle buyurur:
“Allâh’ın dilemesine bağlamadıkça (inşâallâh demedikçe), hiçbir şey için «Bunu yarın yapacağım!» deme! Bunu unuttuğun takdirde Allâh’ı zikret ve: «Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olan bir yola iletir.» de!” (el-Kehf, 23-24)
3. Diğer bir görüşe göre Süleymân -aleyhisselâm-, şiddetli bir hastalıkla imtihân edildi. Tahtının üstünde cansız bir cesed gibi kaldı.
4. Başka bir rivâyete göre ise, Allâh Teâlâ, içine bir korku verdi. Öyle ki belâ gelmesi endîşesi ile Süleymân -aleyhisselâm- cansız bir cesed hâline geldi.
Hz. Süleyman’ın (a.s.) Duası
Sonra Allâh’ın lutfu ile kendisine tekrar eski hâli bahşedildi. Süleymân -aleyhisselâm- şöyle istiğfâr etti:
“«Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz Sen, dâimâ bağışta bulunansın.» dedi.” (Sâd, 35)
Süleymân -aleyhisselâm-’ın kimsenin muktedir olamayacağı güçlerin kendisine verilmesini istemesi, tefâhür (övünmek) için değildi. Zamanındaki zâlim pâdişahları zelîl etmek içindi. Çünkü devrindeki pâdişahlar, gurur ve kibir içinde zulmediyorlardı.
Fahreddîn Râzî, Süleymân -aleyhisselâm-’ın duâsına şöyle bir mânâ da vermiştir:
“Rabbim! Bana öyle şanlı bir mülk ver ki, ben ona kavuşup öldükten sonra «Dünyâ mülkünün vefâsı olsaydı, Süleymân’a olurdu!» denilsin de, kimsenin dünyâ saltanatına hırs ve rağbeti kalmasın!”
Bu ifâdeden anlaşıldığına göre Süleymân -aleyhisselâm-’ın asıl maksadı, dünyâ mülkünü değil, âhiret mülkünü istemektir.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Her kim âhiret kazancını isterse, ona ondan veririz. Her kim de dünyâ gelirini isterse, ona da ondan veririz; fakat onun için âhirette bir nasîb yoktur.” (eş-Şûrâ, 20)
Yine âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere Allâh Teâlâ, Hazret-i Süleymân’ın duâsını kabûl etti:
“Biz rüzgârı O’na boyun eğdirdik. O’nun emriyle, istediği yere tatlı tatlı akıp giderdi. Bütün binâ yapan, dalgıçlık yapan şeytanları da. Ve (kötülük yapmamaları için) zincirlerle birbirine bağlanmış diğerlerini (yâni cinleri veya isyancı kabîleleri, köle ve esirleri de O’na boyun eğdirdik!)” (Sâd, 36-38)
Bu âyetlerden anlaşıldığına göre, Allâh Teâlâ, binâ ve dalgıçlık yapmak için şeytanları (cinleri) Hazret-i Süleymân -aleyhisselâm-’ın emri altına vermiştir. Bu şeytanlardan bir kısmı, Hazret-i Süleymân’ın emriyle büyük binâlar, mescidler, saraylar, resimler, havuz gibi çanaklar, sâbit büyük kazanlar yapıyorlardı ki, bu işleri yapmaya insanlar güç yetiremiyorlardı. Bu şeytanlardan bir kısmı da, denizden çeşitli nîmetler, cevherler ve ancak denizde bulunabilen güzel eşyâlar çıkarıyorlardı.
Âyet-i kerîmedeki; “zincirlerle birbirine bağlanmış diğerleri” ifâdesi ise iki şekilde anlaşılmıştır:
1. Bir kısım müfessirler, Süleymân -aleyhisselâm-’ın elinde bulunan köle ve esirler olarak yorumlamışlardır. Bu tefsîre göre Hazret-i Süleymân, köle ve esirleri iş yapmaları ve kaçmamaları için bağlatmıştır.
2. Bir kısım müfessirler de bu ifâdenin, bazı şeytanların (cinlerin) Hazret-i Süleymân’ın emrine karşı geldikleri ve bu yüzden çalışmaları ve cezâlandırılmaları için zincire vuruldukları anlamına geldiğini söylemişlerdir. Ekseriyetle bu ikinci görüş kabûl edilmiştir.
İbn-i Kesîr de bu ikinci görüşü kabûl eder ve zincire vurulanların, şeytanların inatçı, isyankâr, iş yapmaktan imtinâ eden, direnen veya güzel iş yapmayan kısmı olduğunu söyler.
Hazret-i Süleymân’a böyle bir kudret ve ihtişam veren Allâh Teâlâ, O’na geniş bir tasarruf salâhiyeti de vermişti. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“«–İşte bu bizim bağışımızdır! İster ver, ister (elinde) tut; hesapsızdır!» dedik. Doğrusu O’nun, bizim katımızda büyük bir değeri ve güzel bir yeri vardır.” (Sâd, 39-40)
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:
“Cinlerden bir ifrit, dün akşam, namazımı bozdurmak için üzerime atıldı. Allâh bana imkân verdi de onu kıskıvrak yakaladım. Hattâ sabah olunca hepiniz göresiniz diye onu mescidin direklerinden birine bağlamayı arzu ettim. Ancak, kardeşim Süleymân -aleyhisselâm-’ın şu sözünü hatırladım: «Rabbim! Beni mağfiret et; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver.» (Sâd, 35) Allâh da onu hor ve hakîr olarak geri çevirdi.” (Buhârî, Salât 75; Enbiyâ 40; Müslim, Mesâcid 39/541)
Süleymân -aleyhisselâm- kendisine bu kadar büyük bir zenginlik ve saltanat lutfedilmiş olmasına rağmen, dâimâ huşû, tevâzû ve vecd içinde bir kulluk hayâtı yaşayıp kalbini dünyâdan müstağnî kılmayı bilmiştir. Nitekim O’nun bu fazîletini beyan sadedinde:
“Süleymân -aleyhisselâm- kendisine bahşedilen mülke rağmen Allâh’a duyduğu huşû sebebiyle, ölünceye kadar başını semâya kaldırmamıştır.” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c. VIII, s. 118) buyrulmuştur.
Beyt-i Makdis’in İnşâsı
Dâvûd -aleyhisselâm-, Allâh -celle celâlühû-’nun emriyle Beyt-i Makdis’in inşaatını başlatmış fakat ömrü kifâyet etmemişti. Bunun üzerine Süleymân -aleyhisselâm- cinleri topladı. Onlarla beraber Beyt-i Makdis’in inşâsını devâm ettirdi. Etrâfına da on iki mahallesi olan bir şehir kurdurdu. (M.Ö. 967 veya 953)
Başlangıçta Beyt-i Makdis diye bilinen bu mâbedin ismi sonradan Mescid-i Aksâ oldu. Fazîleti bakımından üç büyük mescidden biridir. Bu üç mescidin birincisi Mescid-i Harâm (Kâbe), ikincisi Mescid-i Nebevî, üçüncüsü ise Mescid-i Aksâ’dır.
İçinde mukaddes emânetlerin ve Tevrât levhalarının bulunduğu Tâbût da bu mescidde bulunmaktaydı.
Beyt-i Makdis, Süleymân -aleyhisselâm-’ın vefâtından sonra muhtelif zamanlarda birkaç kez tahrip olmuştur. Nitekim, M.Ö. 586’lı yıllarda Buhtünnasr (Nabuketnazzar) Kudüs’e girdi ve şehri yaktı. Mescid-i Aksâ’nın mücevherlerini alıp Bâbil’e götürdü. Beyt-i Makdis, uzun yıllar harâbe hâlinde kaldı. Persler, Bâbillileri yenip yahudîlerin tekrar eski topraklarına dönmelerine ve mâbedi yeniden yapmalarına izin verince M.Ö. 515’te mâbed ikinci defa yapıldı. Ancak M.S. 70 senesinde Romalılar mâbedi yakıp yıktılar. Mâbedin yeri uzun süre boş kaldı. Ancak bu mübârek mekân yine de bir mâbed olarak biliniyor ve kalıntıları korunuyordu. Mîlâdî 637 yılında Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın buraya bir mescid yaptırdığı rivâyet edilir. 691’de Emevî halifesi Abdülmelik, Peygamber Efendimiz’in Mîrâc’da ayağını bastığı yere “Kubbetü’s-sahrâ”yı, yanına da “Mescid-i Aksâ”yı yaptırmış, inşaat, oğlu I. Velid zamanında tamamlanmıştır. Mescid-i Aksâ, günümüze gelene kadar pekçok tamirât ve tâdilât geçirmiştir.
Mescid-i Aksâ’nın, dînimizde ulvî bir yeri ve yüksek bir fazîleti bulunmaktadır. Zîrâ o, İslâm’ın ilk kıblesidir. Müslümanlar, hicretin on altıncı ayına kadar Mescid-i Aksâ’ya dönerek namaz kılmışlardır. Diğer taraftan “İsrâ hâdisesi”nin bitiş noktası ve Mîrâc’ın başlangıç noktası da Mescid-i Aksâ olmuştur.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“(Ziyâret maksadıyla) ancak üç mescide seyahat edilebilir: Mescid-i Harâm, benim şu mescidim ve Mescid-i Aksâ.” (Buhârî, Fedâilü’s-Salât, 6; Müslim, Hacc, 288/827)
Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulmaktadır:
“Hazret-i Süleymân, Beytü’l-Makdis’i binâ ettiği zaman, Allâh’tan kendisine üç imtiyaz vermesini istedi:
–İlâhî hükme muvâfık düşecek hüküm (verme melekesi) taleb etti; bu O’na verildi.
–Kendisinden sonra kimseye verilmeyecek bir saltanat taleb etti; bu da O’na verildi.
–Mescidin inşaatını bitirdikten sonra, bu mescide sırf namaz kılmak için gelenlerin, oradan çıkarken, annelerinden doğdukları gündeki gibi bütün günahları affedilmiş olarak çıkmalarını istedi; bu duâsı da kabûl edildi.” (Nesâî, Mesâcid, 6; İbn-i Mâce, İkâmetü’s-Salât, 196/1408)
Hz. Süleyman (a.s.) ve Karınca
Cenâb-ı Hak buyurur:
“Süleymân’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları toplandı; hepsi bir arada (onun tarafından) düzenli olarak sevk ediliyordu. Nihâyet Karınca Vâdisi’ne geldikleri zaman, bir karınca: «–Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!» dedi.” (en-Neml, 17-18)
“Hazret-i Süleymân’ın saltanatı, çok büyük bir saltanattır; çiğnenirsiniz! Yuvalarınıza çekilin!” dedi.
Bu sözleri işiten Süleymân -aleyhisselâm-:
“–Hayır, benim saltanatım geçicidir! Benim dünyevî hayâtım da hududludur. Bir kelime-i tevhîdin getirdiği saâdet ise sonsuzdur!” dedi.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“(Süleyman) onun (karıncanın) sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki: «Ey Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nîmete şükretmeye ve hoşnud olacağın sâlih ameller işlemeye muvaffak kıl! Rahmetinle, beni sâlih kulların arasına kat!»” (en-Neml, 19)
Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere Süleymân -aleyhisselâm- bütün saltanatına rağmen büyük bir tevâzû ve kulluk şuuru içinde kendisiyle birlikte ana-babası için Hakk’ın rahmetine sığınmıştır.
Süleymân -aleyhisselâm-’ın annesinin bir nasihatini, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle haber vermişlerdir:
“−Yavrum! Geceleri çok uyuma! Zîrâ geceleri çok uyumak, kıyâmet günü insanı fakir bırakır.” (İbn-i Mâce, İkâmetü’s-Salâh, 174/1332)
Bu bakımdan, âhiretin fakirleri durumuna düşmemek için, dünyânın rahatına ve saltanatına aldanmadan, Hakk’a kulluk yolunda gayret göstermek îcâb eder.
Hz. Süleyman (a.s.) Hüdhüd Kuşu[1] ve Belkıs
Süleymân -aleyhisselâm-, Mescid-i Aksâ’nın inşaatının bitmesiyle, rüzgâr, cinler, insanlar, kuşlar ve diğer vahşî hayvanlardan meydana gelen ordusu ile birlikte Mekke’ye doğru bir yolculuk yaptı. Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Mekke’yi teşrîf edeceklerini de haber verdi. Oradan San’a şehrine geçti. Gördüğü güzel bir vâdîde namaz kılmak istedi. Bu arada Hüdhüd, onlar namaz kılana kadar etrâfı dolaşmak arzusuyla ordudan ayrıldı. Orada rastladığı diğer hüdhüd kuşlarının arasına karıştı. Gittiği yerlerde gördüğü manzaralar karşısında hayran kaldı. Öbür hüdhüd kuşları, onu Belkıs’ın sarayının bahçelerinde gezdirdiler.
Bu sırada Süleymân -aleyhisselâm-, abdest suyu bulması için Hüdhüd’ü aradı. Çünkü Hüdhüd’ün vazîfesi, abdest almak için su bulunan mıntıkaları bildirmekti.[2] Süleymân -aleyhisselâm- ne kadar aradıysa da Hüdhüd’ü bulamadı. Âyet-i kerîmelerde bu hâl şöyle bildirilir:
“(Süleymân) kuşları teftiş etti ve şöyle dedi: «Bana ne oluyor ki Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?»” (en-Neml, 20)
Önce, “Bana ne oluyor ki, Hüdhüd’ü göremiyorum?” diyerek şefkatle Hüdhüd’ü arayan Süleymân -aleyhisselâm-, onun kendisinden izinsiz olarak ayrıldığını öğrenince, ordusundaki disiplin kâidesinin gereği olarak bu defa şöyle dedi:
“Ya bana (mâzeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek, ya da onu şiddetli bir azâba uğratacağım, yahut boğazlayacağım!” (en-Neml, 21)
“Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: «Ben, Sen’in bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana çok doğru (ve mühim) bir haber getirdim!» dedi.” (en-Neml, 22)
Sebe’, Yemen’de dedelerinin ismiyle anılan bir kabîlenin adıdır. Sebe’ şehri, Belkıs’ın hükmettiği ülkenin başkenti idi. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“And olsun Sebe’ kavmi için oturduğu yerlerde büyük bir ibret vardır. Biri sağda, diğeri solda iki bahçeleri vardı. (Onlara:) «Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin! İşte güzel bir memleket ve çok bağışlayan bir Rab!» (demiştik!)” (Sebe’ 15)
Hüdhüd, gördüklerini Süleymân -aleyhisselâm-’a anlatmaya devâm etti:
“Gerçekten, onlara (Sebe’lilere) hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım.” (en-Neml, 23)
“Onun ve kavminin, Allâh’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için hidâyeti bulamıyorlar.” (en-Neml, 24)
“(Şeytan) göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allâh’a secde etmesinler (diye böyle yapmış). (Hâlbuki) yüce Arş’ın sâhibi olan Allâh’tan başka ilâh yoktur.” (en-Neml, 25-26)
“(Süleymân Hüdhüd’e) dedi ki: «–Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız!»” (en-Neml, 27)
Süleymân -aleyhisselâm-’ın bir mührü vardı. Yüzük taşı şeklinde taşıdığı bu mührü, parmağına geçirdiğinde bütün mahlûkat kendisine itâat ederdi. Rivâyet edildiğine göre, üzerinde: “Lâilâhe illâllâh Muhammedü’r-Rasûlullâh” yazılıydı.
Hazret-i Süleymân, “besmele” ile başlayan bir mektup yazdı, üzerine de meşhur mührünü vurarak Hüdhüd’e verdi. Ardından da şöyle tembihledi:
“Şu mektubumu götür, onu kendilerine ver; sonra onlardan biraz çekil de, ne sonuca varacaklarına bak!” (en-Neml, 28)
Hüdhüd, mektubu aldı ve Belkıs’ın tahtının üzerine bıraktı. Sonra bir kenara çekilip olanları seyretmeye başladı.
Sabahleyin uykudan kalkan Belkıs, tahtının üzerindeki mektubu gördü. Kimin getirdiğini merak etti. Çünkü kapılar kapalıydı. Muhâfızlara sordu:
“–Bu mektubu kim getirdi?” dedi.
Onlar da:
“–Bizler kapının önünde bekçi idik. Hiç kimse içeri girmedi!” dediler.
Bunun üzerine Belkıs şaşkınlıkla mektubu açtı. Okudu ve hayretler içinde kaldı. Derhal kavminin ileri gelenlerini topladı ve onlara:
“«–Beyler, ulular! Bana çok önemli (şerefli) bir mektup bırakıldı!» dedi. Mektup Süleymân’dandır; Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla (başlamakta)dır.” (en-Neml, 29-30)
Bazı müfessirler, Belkıs’ın mektuba ve içindekilere bu ifâdelerle gösterdiği hürmet mukâbilinde, netîcede hidâyetle şereflendiğine işâret etmektedirler.
Nitekim sihirbazlar da, Mûsâ -aleyhisselâm-’a:
“–Yâ Mûsâ! Önce sen mi atarsın, yoksa biz mi atalım?” diyerek hürmet ve nezâket göstermişler ve sonunda îmanla müşerref olmuşlardı.
Buna mukâbil İran Kisrâsı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hidâyete dâvet mektubunu alınca, yırtıp yere attığı ve hakâret ettiği için, mülk ve saltanatı parçalanmış, hayâtı küfürle son bularak, bedbaht bir şekilde kötü bir âkıbete dûçâr olmuştur.
Allâh dostlarından Bişr-i Hafî ise, üzerinde “Allâh” ismi yazılı bir kâğıdı yerden almış, temizleyerek güzel kokular sürmüş ve evinin en güzel bir yerine asmıştı. Bu hürmet dolu tâzimi sebebiyle Allâh Teâlâ, onu büyük mükâfâtlara nâil kıldı. Sâlihler kervanına dâhil etti.
Belkıs mektubu okumaya devâm etti:
“(Hazret-i Süleymân) «Bana baş kaldırmayın, teslîmiyet gösterip bana gelin!» diye (yazmaktadır).” (en-Neml, 31)
Süleymân -aleyhisselâm-, mektubundaki “besmele” ile, Belkıs’a, ibâdetin yalnız Allâh’a yapılacağını anlatmıştı. Böylece hak îtikâdı beyândan sonra “Bana karşı tekebbürde bulunmayın!” buyurmak sûreti ile de, nefs muhâsebesine dâvet etti ve “Bana müslümanlar olarak gelin!” buyurdu. Bu şekilde, bütün saâdetin İslâm’da olduğunu ifâde etti.
“(Sonra Melîke Belkıs) dedi ki:
«–Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin! (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan (size danışmadan) hiçbir iş hakkında kesin karar vermem.»
Onlar şu cevâbı verdiler:
«–Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbâbıyız. Buyruk ise senindir; artık ne buyuracağını sen düşün!»” (en-Neml, 32-33)
“Melîke:
«–Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını alçaltırlar. (Herhâlde) onlar da böyle yapacaklardır. Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler!» dedi.” (en-Neml, 34-35)
Hüdhüd’ün kendisine ulaştırdığı mektup ile, Süleymân -aleyhisselâm-’dan; “Bana karşı baş kaldırmayın; teslîmiyet göstererek bana gelin!” mesajını alan Belkıs, durumu halkının ileri gelenleri ile, yani istişâre kurulu ile görüşmüş, netîcede Süleymân -aleyhisselâm-’a elçiler gönderip kıymetli hediyeler takdîm ederek O’nun baskısından emîn kalma kararını vermişti.
Süleymân -aleyhisselâm- ise, onların hediyelerine güvendiklerini anlamış ve o hediyeleri bir rüşvet mâhiyetinde görerek tehdîd edercesine geri göndermişti:
“(Elçiler, hediyelerle) Süleymân’a gelince (onlara) şöyle dedi:
«–Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Allâh’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır. Ama siz, hediyenize güveniyorsunuz.»” (en-Neml, 36)
“–(Ey elçi!) Onlara dön; iyi bilsinler ki, kendilerine aslâ karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları muhakkak sûrette hor ve hakîr hâlde oradan çıkarırız!” (en-Neml, 37)
Elçiler, Melîke’ye varıp Süleymân -aleyhisselâm-’ın dediklerini anlattıklarında o:
“–Niyetimizi anlamış olmalı! Vallâhi bu sadece bir melik değildir; biz bunun karşısında duramayız!” dedi ve tekrar bir elçi göndererek:
“Kavmimin beyleri ile huzûruna geliyorum. Buyruğunu ve dâvet ettiğin dînini görmek istiyorum!” haberini yolladı.
Belkıs, meşhur tahtını, köşklerinin en sağlam ve muhâfazalı bir odasına koydurup kapılarını kilitlettirdi. Ardından büyük bir kalabalıkla Süleymân -aleyhisselâm-’ın yanına hareket etti.
Bu arada Süleymân -aleyhisselâm-, yanındakilerden Belkıs’ın Sebe’de bulunan tahtını getirmelerini istedi. Bundan maksadı, müfessirlere göre şunlardı:
1. Belkıs için Allâh’ın kudretine ve kendisinin peygamberliğine delâlet eden bir mûcize ve önceki delillere ek olarak yeni bir delil göstermek.
2. Getirttiği tahtı değiştirmek sûretiyle, bunu tanıyıp tanıyamaması bakımından Belkıs’ın aklını denemek.
3. Taht, bir krallık göstergesidir. Belkıs gelmeden, krallığının ne derecede olduğunu öğrenmek. (Fahreddîn er-Râzî, Tefsîr, c. XXIV, s. 169)
“(Süleymân müşâvirlerine) dedi ki:
«–Ey ulular! Onlar teslîmiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melîkenin tahtını bana getirebilir?»
Cinlerden bir ifrît
«–Sen makâmından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz!» dedi.” (en-Neml, 38-39)
Süleymân -aleyhisselâm-, sabahleyin tahtına oturur, dünyânın iş ve idâresiyle meşgûl olur, öğleye doğru tahtından kalkardı. Buna göre ifrît, Hazret-i Süleymân’ın tahtını, sabah ile öğle arasındaki kadar bir zamanda getirebileceğini söylemekteydi.
“Kitâbdan (Allâh tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise:
«–Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm!» dedi.
(Süleymân) onu (melîkenin tahtını) yanıbaşına yerleşmiş olarak görünce:
«–Bu, Rabbimin (gösterdiği) lutfundandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni imtihan etmek için (bu lutufta bulunmuştur). Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyâcı yoktur, çok kerem sâhibidir.» dedi.” (en-Neml, 40)
Kuvvetli görüşe göre, tahtı göz açıp kapamadan getiren ilim sâhibi zâtın, Süleymân -aleyhisselâm-’ın vezîri Âsâf bin Berhiyâ olduğu bildirilmektedir.
Keramet
Evliyâdan zuhûr eden kerâmetler, yâni fizik ötesi hâdiseler iki kısımdır:
1. Allâh -celle celâlühû-’nun zât, sıfat ve fiillerine âit bilgilerdir. Buna “keşf” de denir. Bunları, akıl ve düşünmek ile elde etmek mümkün değildir. Ancak Allâh Teâlâ, bunu seçtiği kullarına ihsân eder.
2. Madde âleminde meydana gelen hârikulâde hadiselerdir. Allâh Teâlâ, bunları da seçtiği kullarına lutfeder.
Halk, ikincisine îtibâr eder. Makbûl olan ise, birincisidir.
İmâm Şâfiî şöyle der:
“İmâm Mûsâ Kâzım’ın kabrinde duâmın kabûl olması, bana bir tiryak hâline geldi. Bunu çok tecrübe ettim.”
İmâm Gazâlî Hazretleri:
“Diri iken feyz alınan kimseden, tevessül ile ölümünden sonra da feyz alınır!” buyurmaktadır.
Cenâb-ı Hakk’ın ölümlerinden sonra da büyük tasarruf verdiği velîlerden Ma’rûf-i Kerhî ve Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri meşhûrdur.
Kerâmet, zaman zaman ashâb-ı kirâm arasında da vukû bulmuştur:
Hicretin yirmi üçüncü senesinde İranlılar’la yapılan savaşta Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- Medîne-i Münevvere’de minberden:
“–Ey Sâriye! Dağa, dağa!” diye Hazret-i Sâriye’yi ve berâberindeki İslâm ordusunu uyarmış, onlar da bu sesi işitmişlerdir. (İbn-i Ha­cer, el-İsâ­be, II, 3)
Enes -radıyallâhu anh- da şöyle buyurur:
“Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından iki kişi (Üseyd bin Hudayr ve Abbâd bin Beşir) karanlık bir gecede Peygamber -aleyhisselâm-’ın yanından çıktılar. Önlerinde meş’ale gibi iki ışık peydâ oldu. Birbirlerinden ayrılınca da evlerine varıncaya kadar herbirinin yolunu bir ışık aydınlattı. (Buhârî, Salât 79; Menâkıbü’l-Ensâr 13)
İmâm Ali Rızâ -rahmetullâhi aleyh-, bir duvarın yanında oturuyordu. Bir kuş gelip ötmeye başladı. İmâm Ali Rızâ -rahmetullâhi aleyh- yanındakilere:
“–Bu kuş, bir yılanın kendi yuvasına doğru yaklaşmakta olduğunu söylemekte ve «Yavrularımı kurtarın!» diye feryâd etmektedir!” dedi.
Yanındakiler gittiler ve gördüler ki, hakîkaten kuşun yuvasına bir yılan musallat olmuş. Bunun üzerine kuşun yavrularını kurtarmak için derhal yılanı öldürdüler.
Belkıs’ın tahtının, Süleymân -aleyhisselâm-’ın mûcizesiyle değil de Âsâf bin Berhiyâ’nın kerâmeti ile getirilmesindeki nükte, Süleymân -aleyhisselâm-’ın mânevî büyüklüğünün anlaşılması içindir. Zîrâ Âsâf bin Berhiyâ, Süleymân -aleyhisselâm-’ın vezîri idi.
“(Süleymân devamla) dedi ki:
«–Onun tahtını tanınmaz hâle getirin; bakalım tanıyacak mı, yoksa tanıyamayacak mı?!»” (en-Neml, 41)
Taht, çok kısa bir sürede getirilmişti. Bu müddet, göz açıp kapayıncaya kadar olan bir an idi. Hâlbuki tahtın getirildiği mesâfe, bir görüşe göre üç günlük (Sebe’ ile San’a arası), bir rivâyete göre, iki aylık (Sebe’ ile Şam arası), diğer bir görüşe göre de Sebe’ ile Kudüs arası mesâfedir. Tahtın bu kadar kısa bir sürede getirilmesi, sıradan bir hâdise değil, ancak bir kerâmettir.
“Melîke (Belkıs) gelince:
«–Senin tahtın da böyle mi?» dendi.
O şöyle cevap verdi:
«–Bu sanki odur! Bize daha önce (Allâh’tan) bilgi verilmiş ve biz müslüman olmuştuk. (Yâni Cenâb-ı Hakk’ın kudreti ve Hazret-i Süleymân’ın peygamberliği husûsunda önceden vukû bulan hâdiseler de bize bir kanaat vermişti.)»
Onu (Belkıs’ı), Allâh’tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar tevhîd dînine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkârcı bir kavimdendi.” (en-Neml, 42-43)
“Ona:
«–Köşke gir!» denildi. Melîke onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti.
Süleymân:
«–Bu, billûrdan yapılmış, şeffaf bir zemîndir!» dedi.
Melîke dedi ki:
«–Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleymân’la beraber âlemlerin Rabbi olan Allâh’a teslîm oldum.»” (en-Neml, 44)
Rivâyete göre Hazret-i Süleymân, Sebe’ Melîkesi Belkıs gelmeden önce, bir köşk inşâ ettirmişti. Bu köşkün avlusu billûrdan yapılmış, altından da su akıtılmış ve suya balıklar konmuştu. Belkıs, zemînin şeffaf bir madde olduğunu farkedemediği ve sudan geçeceğini sandığı için eteğini çekmişti. Bütün bu tedbîr ve tertipler, onun akıl ve bilgisine güvenini sarsmış, gönlünü ilâhî irşâdı kabûle hazırlamıştır. Böylece Belkıs, bunun bir beşer hâdisesi olmadığını teşhîs edip orada azamet-i ilâhiyeyi müşâhede etti ve müslüman oldu.
HZ. SÜLEYMAN’IN (A.S.) VEFATI
Hazret-i Süleymân -aleyhisselâm- vefâtı esnâsında bir asâya dayanmaktaydı. Bu yüzden ayakta durduğu için O’nun vefât ettiğini etrâfındakilerden hiç kimse fark etmemişti. Tâ ki bir ağaç kurdu asâsını yiyip Hazret-i Süleyman yere yıkılınca vefât etmiş olduğu anlaşıldı. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“(Süleymân’ın) ölümüne hükmettiğimiz zaman, O’nun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azâb içinde kalmazlardı.” (Sebe’, 14)
Süleymân -aleyhisselâm- irtihâl edince, cesedinin uzun süre asâsına dayanarak ayakta kaldığı anlaşılmaktadır. Âyet-i kerîmede cinler hakkında buyrulan “küçük düşürücü azap” tâbiri, onların güç işlerde çalıştırılmalarına binâen kullanılmıştır. Onlar, Süleymân -aleyhisselâm-’ın öldüğünü anlamadıkları için, O’nun hayâtında olduğu gibi yine yorucu işlerine devâm etmişlerdi. Buradan, cinlerin gaybı bilmedikleri anlaşılmaktadır.
Süleymân -aleyhisselâm-’ın hayâtı gibi vefâtı da, tevhîd mücâdelesi vasfındaydı. Çünkü vefâtıyla da, Allâh’tan başka hiçbir varlığın gaybı bilemeyeceğini, ancak Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle buna vâkıf olunabileceğini tebliğ etmişti. Cenâb-ı Hak, Süleymân -aleyhisselâm-’ın vefâtını çok âciz bir varlık olan ağaç kurdu vâsıtasıyla ortaya çıkararak, gaybı bildiğini iddiâ eden cinlerin de, Allâh’ın irâdesi dışında hiçbir şey bilemeyeceklerini açıkça beyân etmiştir.
Diğer taraftan, büyük bir mülk ve saltanata sâhip olan Süleymân -aleyhisselâm-’ın ayakta ölmesi, ne kadar düşündürücü bir tecellî ve büyük bir ibrettir. Zâten tüm peygamberlerin sözleri, yaşayışları ve başlarından geçen hâdiseler, arkalarından gelen bütün ümmetlere birer ibret vesilesidir.
Nitekim dünyânın fânîliği ve Süleymân -aleyhisselâm-’ın muazzam saltanatının bile geçiciliği, bir öğüt ve darb-ı mesel hâline gelmiştir. Ziyâ Paşa, meşhur Terkîb Bend’inde şöyle der:
Seyr etti hevâ üzre denir taht-ı Süleymân,
Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde!..
Yûnus Emre Hazretleri’nin darb-ı mesel hâline gelmiş bir dörtlüğü de şöyledir:
Mal sâhibi, mülk sâhibi,
Hani bunun ilk sâhibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan!..
Hz. Süleyman’ın (a.s.) Saltanatı ve Tevâzûsu
Süleymân -aleyhisselâm- çok mütevâzî idi. Sabahleyin kalkınca, miskin ve garîblerin yanına gider, onlarla oturur:
“Miskin, miskinlere yakışır!” derdi.
Halk arasında Süleymân -aleyhisselâm- ve serçe kuşu arasında geçen şöyle bir ibretli hâdise nakledilir:
Süleymân -aleyhisselâm- birgün, serçe kuşunu (veya Hüdhüd kuşunu) azarlamıştı. Bunun üzerine serçe, Süleymân -aleyhisselâm-’ı tehdîd etti:
“–Senin saltanatını ve sarayını mahvederim!” dedi.
Süleymân -aleyhisselâm-:
“–Senin sıkletin ne ki, benim sarayımı mahvedesin!” dedi.
O küçük kuş şöyle cevap verdi:
“–Kanatlarımı ıslatır ve bir vakıf toprağına sürerim. Sonra da kanatlarıma bulaşan vakıf toprağını senin sarayının damına taşırım. Böylece benim taşıdığım o vakıf toprağı, senin sarayını çökertmeye yeter!”
Bu kıssadan hisse olarak, vakıf mallarının ne kadar ehemmiyetli olduğunu kavrayıp onlara karşı son derece hassâsiyet ve hakkâniyetle yaklaşmak gerektiğini idrâk etmeliyiz. Nitekim büyüklerimiz, “Vav’lardan (yâni vallâhi diyerek lüzumsuz yere yemin etmekten, mes’ûliyet şuur ve hassâsiyeti taşımayan bir vâli olmaktan, vazifesini îfâ edemeyen bir vasî olmaktan ve vakıf malına ihânet etmekten) sakının!” buyurmuşlardır.
Buradaki sakınmaktan maksat, bu müesseselerde çalışanların hak ve hukûka ziyâdesiyle dikkat etmeleridir. Çünkü vakıf malı, temlîk ve temellükten menedilen, mülkiyeti Allâh Teâlâ’ya, faydası ümmete âit olan menkul veya gayr-i menkullerdir.
Bazı kaynaklarda, Süleymân -aleyhisselâm-’ın diğer peygamberlerden beş yüz sene sonra cennete gireceği rivâyet edilir. Zîrâ Hazret-i Süleymân’a büyük bir saltanat ve zenginlik verilmiştir. Bu sebeple bütün bunların hesâbını vermek uzun süreceğinden, cennete diğer peygamberlerden sonra gireceği bildirilmektedir. Nitekim âyet-i kerîmede peygamberlere de hesâb sorulacağı beyân edilmektedir:
“Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlakâ hesâba çekeceğiz!” (el-A’râf, 6)
Hz. Süleyman’ın (a.s.) Ardından
Süleymân -aleyhisselâm-’dan sonra, on iki kabîleden meydana gelen Benî İsrâîl, ikiye ayrıldı. On kabîleden İsrâîl devleti, iki kabîleden de Yahûda devleti kuruldu.
On kabîleden kurulan İsrâîl devletini M.Ö. 721’de Âsurîler yıktı. İki kabîleden kurulan Yahûda devletini ise, M.Ö. 586’da Bâbil hükümdârı Buhtünnasr yıktı. Buhtünnasr, Kudüs’ü yaktı, halkın büyük çoğunluğunu öldürdü. Kalanları da Bâbil’e sürdü. Bu zâlim, Nemrûd’dan sonra dünyâ hâkimiyetini eline geçiren ikinci îmânsız kraldır. Bâbil’i îmâr edip ülkesinin merkezi yaptı. Doğu ve batıda kendisine karşı koyacak kimse bırakmadı. Böylece gurura kapılarak tanrılığını îlân etti. Nihâyet aklını zâyî ederek kendisinin bir öküz olduğunu zannetmeye başladı. Yedi yıl, ormanlarda dolaştı. Bu arada krallığı, hanımı idâre etti. Vefâtından bir sene evvel, aklı kendisine iâde edilip böylece öldüğü rivâyet edilir.
Buhtünnasr, Kudüs şehrini defalarca yağmaladı. Tevrât ve Zebûr’u yakıp ortadan kaldırdı. Böylece zaman geçtikçe Tevrât’ın birçok bölümü tabiî olarak unutuldu. Hatırda kalanlar yazılmaya başlandığında ise, Tevrât aslî hüviyetini tamâmen kaybetti, birbirini tutmayan çeşitli risâleler ortaya çıktı. Takriben M.Ö. 500. yıllarda yaşamış olan Ezrâ (Üzeyr), yazılan bu Tevrât’ları topladı. Mâbedin ikinci kez yapılışında bulundu. Bugünkü yahûdî anlayışına göre o zamana kadar tamâmen kaybolmuş olan Tevrât’ı, Rab Yehuda, Ezrâ’ya yeniden vahyederek yazdırmıştır.
Îran hükümdârı Nüşek (Koreş veya Cyrus), Bâbillileri yenince, Benî İsrâîl’in yeniden Kudüs’e dönmelerine izin verdi. İsrâîloğulları, M.Ö. 515 yılında Mescid-i Aksâ’yı tâmir ettiler. Önce Persler’in, sonra Makedonyalılar’ın emri altında yaşadılar. M.S. 63 yılında Romalılar, Kudüs’ü zaptederek yahûdîleri tekrar dağıttılar. Mescid-i Aksâ yeniden harâb oldu.
İsrâîloğulları’nın bu kadar belâya dûçâr olmaları, kendi azgınlıkları yüzündendi. Onlar bu azgınlıkları ile, nefislerine uymadığı zaman Tevrât ve Zebûr’u değiştirmişler, böylece hak dîni bozmuşlardı. Bu davranışlarına mânî olmak isteyen Zekeriyyâ -aleyhisselâm- ve Yahyâ -aleyhisselâm- gibi bâzı peygamberleri de, hiç acımadan hunharca katletmişlerdi.
Hârût ve Mârût Kıssası
Yahûdîler arasında sihir yaygındı. Bu yüzden Hazret-i Süleymân’ın büyük bir sihirbaz olduğunu, hükümdarlığı da sihir ile elde ettiğini, hayvanlara ve cinlere büyü ile hükmettiğini söylerler ve buna inanırlardı. Ancak Hazret-i Süleymân, Kur’ân-ı Kerîm’de peygamber olarak tanıtılınca:
“Muhammed, Süleymân’ı peygamber sanıyor, hâlbuki o, bir büyücüdür!” demişlerdi. Bunun üzerine aşağıdaki âyet-i kerîme nâzil oldu:
“Süleymân’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tâbî oldular. Hâlbuki Süleymân, (sihir yapıp) kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Bâbil’de Hârût ile Mârût isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek, herkese:
«–Biz ancak imtihan için gönderildik. Sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız!» demeden, hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekten, karı ile kocanın arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allâh’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de, zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların (ona inanıp para verenlerin) âhiretten nasîbi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!” (el-Bakara, 102)
Müfessir Fahreddîn er-Râzî, Hârût ile Mârût adlı iki meleğin yeryüzüne indiriliş sebebini şöyle açıklar:
1. Bu iki meleğin yeryüzüne indirildiği esnâda sihirbazlar çoğalmıştı. Bunlar, sihir mevzuunda daha önce bilinmeyen şeyleri ortaya çıkardılar ve peygamberlik iddiâsında bulundular. Böylece insanlara meydan okudular. Bu sebeple Allâh Teâlâ, insanların, peygamberlik iddiâ eden bu yalancıları tanıyıp onlara karşı koyabilmeleri için sihri öğretmek üzere bu iki meleği gönderdi.
2. Mûcizenin sihirden farklı olduğunu anlamak, mûcize ile sihrin ne olduğunu bilmeye bağlıdır. Hâlbuki insanlar, o zaman sihrin mâhiyetini bilmiyorlardı. Dolayısıyla onların, mûcizenin hakîkatini bilmeleri de imkânsızdı. Bunun üzerine Allâh Teâlâ, insanlara sihrin hakîkatini anlatsınlar da mûcizenin hakîkati bilinsin diye bu iki meleğini gönderdi.
3. Diğer bir görüşe göre, Allâh’ın düşmanları arasına ayrılığı, dostları arasına da sevgiyi yerleştiren sihir, onlar için mübâh veya mendûb kılınmıştı. Bundan dolayı Allâh Teâlâ, bu gâye ile sihri öğretsin diye o iki meleği gönderdi. Maalesef o günün insanları, daha sonra bu iki melekten öğrendikleri müsbet sihri menfî şekilde, yâni Allâh’ın dostları arasına düşmanlık sokmak ve düşmanları arasında sevgi te’sîs etmek sûretiyle zıddına ve yanlış istikâmette kullanmışlardır.
4. Sihir yasaklanmış olduğu için, onun beşer için bilinen ve tasavvur edilen bir şey olması gerekir. Çünkü tasavvur olunamayan şeyin nehyedilmesi de düşünülemez.
5. Belki de cinler, bir benzerini insanların yapamayacağı çeşitli sihirler biliyorlardı. Cenâb-ı Hak, cinlere karşı korunabilecekleri şeyleri insanlara öğretmeleri için bu melekleri göndermişti.
6. Bunun, kulluk mükellefiyetini zorlaştıran bir imtihan olduğu da düşünülebilir. Çünkü insanın, kendisini dünyevî lezzetlere ulaştıracak bir şeyi öğrendikten sonra ondan uzak durması daha zordur. Bu yüzden imtihan zorlaştıkça o imtihanı kazananların ecri de o nisbette fazla olur. Bu sebeple insan, yasaktan sakınarak daha büyük bir mükâfât elde edebilir.
Nitekim Hak Teâlâ, Tâlût’un kavmini savaşa gitmekte iken sıcak bir günde, nehirden su içme husûsunda imtihân etmiş ve Tâlût, emr-i ilâhî mûcibince:
“…Kim (o nehirden) kana kana içerse, benden değildir. Eliyle bir avuç içtiği müstesnâ, kim de ondan (izin verilenden fazlasını) tatmazsa, işte şüphesiz o bendendir...” (el-Bakara, 249) demiştir.
Velhâsıl, bütün bu îzahlardan da anlaşılacağı üzere Allâh Teâlâ’nın o melekleri, sihri öğretmek üzere indirmesinde pekçok hikmetler bulunmaktadır. Şüphesiz ki Allâh Teâlâ, her işinde hikmet sâhibidir ve her şeyi en iyi bilendir.
Hz. Süleyman’ın (a.s.) Faziletleri
1. Rüzgârlar Süleymân -aleyhisselâm-’ın emrine verilmişti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ise büyük-küçük bütün melekler hizmet etti.
2. Süleymân -aleyhisselâm-, bir günde iki aylık yol giderdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mîrac Gecesi bir anda arşa çıktı.
3. Süleymân -aleyhisselâm-’a kuşlar gölge yapardı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ise, bulut gölgelemekteydi.
4. Süleymân -aleyhisselâm-’ın mührü altında bütün mahlûkât hizmet için toplanmıştı. Kıyâmet günü bütün enbiyâ, evliyâ, şühedâ ve sulehâ, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in “Livâ-i Hamd” adlı sancağı altında toplanacaktır.
5. Süleymân -aleyhisselâm-’a bütün dünyâ mülkü verilmişti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in en âciz bir ümmetine ise, cennette bu dünyânın on misli büyüklüğünde mülk verildi. (Müslim, Îmân, 308; Tirmizî, Cehennem, 10)
6. Süleymân -aleyhisselâm-’a “kürsî” verildi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e “Âyetü’l-Kürsî” verildi. Âyetü’l-Kürsî, cennet hazînelerindendir; şeytanlar ondan kaçar.