HZ. İSA(AS)IN HAYATI
Îsâ -aleyhisselâm-, Yahyâ -aleyhisselâm-’ın doğumundan altı ay sonra Kudüs’te dünyâyı şereflendirmiştir. Îsâ -aleyhisselâm-, İsrâîloğulları’na gönderilen peygamberlerin sonuncusudur.Peygamberler içinde en yüksekleri olan ve kendilerine “ülü’l-azm” denilen beş peygamberin dördüncüsüdür. Kendisine “Rûhullâh” denmesi, bir tekrîm ifâdesi olmakla birlikte, Allâh Teâlâ’nın, Hazret-i Âdem’i yarattığı gibi O’nu da rûhundan üfürerek yaratması sebebiyledir.
Îsâ -aleyhisselâm-’a otuz yaşında peygamberlik gelmiş, kendisine kitap olarak İncîl gönderilmiş ve otuz üç yaşında da diri bir şekilde göğe kaldırılmıştır.
Kıyâmet yaklaştığında dünyâya inecek, evlenip çocukları olacak, “Hazret-i Mehdî” ile buluşacak, İslâm’ı bütün cihâna hâkim kılacak ve Medîne-i Münevvere’de vefât edecektir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in medfûn olduğu Hücre-i Saâdet’te türbe-i şerîfin yanına defnolunacaktır.
HZ. İSA'NIN (A.S) ANNESİ 'HZ. MERYEM'
Îsâ -aleyhisselâm-’ın annesi Hazret-i Meryem, Dâvûd -aleyhisselâm-’ın neslindendir. Annesi Hunne, babası İmrân’dır.Kaynak eserlerde zikredildiğine göre, Hunne’nin çocuğu olmuyordu. O da:“Yâ Rabbî! Benim bir çocuğum olursa, onu Beyt-i Makdis’e hizmetçi yapacağım!” diye nezirde bulundu.Hunne, bu nezirde bulunduktan sonra hâmile kaldı. Âyet-i kerîmede buyrulur:“İmrân’ın karısı şöyle demişti: «–Rabbim! Karnımdakini âzâdlı bir kul olarak sırf Sana adadım. Adağımı kabûl buyur. Şüphesiz (niyâzımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen Sen’sin!»” (Âl-i İmrân, 35)Bir müddet sonra bir kız çocuğu dünyâya getirdi. Adını Meryem koydu:“O’nu doğurunca, Allâh, ne doğurduğunu bilip dururken: «–Rabbim! Ben O’nu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. O’na Meryem adını verdim.
Kovulmuş şeytana karşı O’nu ve soyunu Sen’in korumanı diliyorum!» dedi.” (Âl-i İmrân, 36)Hz. Meryem'in (r.a) Beyt-i Makdis'in Hizmetine Verilmesi
O zamana kadar Beyt-i Makdis’e erkek çocuklarını adamak câiz ve çok sevaptı. Bu şekilde nezredilen erkek çocukları, doğumundan bülûğuna dek orada hizmete devâm ederdi. Bülûğdan sonra ise, dilerse yine orada hizmet eder, isterse arzuladığı başka bir yere giderdi. Ancak bülûğdan önce Beyt-i Makdis’ten ayrılması câiz değildi.
Böyle bir nezir, yalnızca erkek çocukları için yapılırdı. Allâh Teâlâ’nın, Beyt-i Makdis için Meryem hakkındaki ilticâyı makbul kılıp kız çocuklarının nezredilmesini de kabûl buyurmasından sonra, kız çocuklarının da Beyt-i Makdis’e adanması câiz oldu.
Hunne, kızı Meryem’i Beyt-i Makdis’teki vazîfelilere teslîm etti. Meryem’i kim himâyesine alacağına dâir kur’a çektiler. Allâh Teâlâ buyurur:
“(Rasûlüm!) Bunlar, Biz’im Sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem’i himâyesine alacak diye kur’a çekmek üzere kalemlerini atarlarken Sen onların yanında değildin; onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin.” (Âl-i İmrân, 44)
Çekilen kur’a, Beyt-i Makdis’in imâmı ve Hunne’nin de eniştesi olan Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’a çıktı. Zekeriyyâ -aleyhisselâm-:
“–O’nun teyzesi benim nikâhım altındadır.” dedi ve Meryem’in velîliğini üzerine aldı.
Meryem sütten kesilince, O’na Beyt-i Makdis’te bir oda tahsîs edildi. Bu odaya âyet-i kerîmede “mihrâb” denilmiştir. Mihrâb, harb ve cihâd vâsıtası demektir. Bu bakımdan bir nevî çile odası mânâsını taşır.
Hz. Meryem'in (r.a) Odasındaki Farklı Meyvelerin Sırrı
Hazret-i Meryem’in odasına yalnız Zekeriyyâ -aleyhisselâm- girerdi. Bu, on iki yaşına kadar devâm etti. Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, O’nun odasına girerken anahtarı ile kapıyı açıp girer, çıkarken de kilitlerdi. Her gün, bir günlük yiyecek bırakırdı. Fakat içerde değişik meyveler görüp hayret ederdi. Nereden geldiğini sorduğunda, Meryem, Allâh -celle celâlühû- tarafından gönderildiğini söylerdi. Bu yiyecekler arasında, yazın kış meyveleri, kışın da yaz meyveleri bulunurdu. Allâh Teâlâ buyurur:
“Rabbi Meryem’e hüsn-i kabûl gösterdi; O’nu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da O’nun bakımı ile vazîfelendirdi. Zekeriyyâ, O’nun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve: «–Ey Meryem! Bu Sana nereden geliyor?» der, O da: «–Bu, Allâh tarafındandır. Allâh, dilediğine sayısız rızık verir!» derdi.” (Âl-i İmrân, 37)
Allâh'ın -celle celâlühû- Hazret-i Meryem’e Sunduğu Altı Büyük İkram
Allâh -celle celâlühû-’nun Hazret-i Meryem’e en büyük ikramları şunlardır:
O zamana kadar Beyt-i Makdis’e erkek çocukları adandığı hâlde, annesi Hunne’nin ilticâsı ile Meryem de nezir olarak kabûl edildi.
Allâh Teâlâ, O’nu Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ın himâyesine verdi.
Rızkını cennet nîmetlerinden ihsân etti.
Peygamberlerine gönderdiği melek olan Cebrâîl -aleyhisselâm- ile görüştürdü.
O’nu ve evlâdı Hazret-i Îsâ’yı şeytanın şerrinden korudu.
Oğlu Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-, kundakta iken konuştu. Annesine yapılan iftirâlara cevap verdi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular:
“İmrân kızı Meryem, zamanında dünyâda bulunan kadınların en hayırlısıdır. Bu ümmetin kadınlarının en hayırlısı da Hatîce’dir.” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 69)
İbadete Düşkün Bir Kadın 'Hz. Meryem (r.a)'
Hazret-i Meryem, gece-gündüz ibâdet ederdi. Takvâsı, Benî İsrâîl arasında darb-ı mesel oldu. Kendisinden kerâmetler hâsıl olurdu. Seçkin kullardandı. Kur’ân-ı Kerîm’de “sıddîka” diye senâ edilmiştir.
Allâh Teâlâ şöyle buyurur:
“Hani melekler demişlerdi: «–Ey Meryem! Allâh Sen’i seçti; Sen’i tertemiz yarattı ve Sen’i bütün dünyâ kadınlarına tercîh etti (üstün tuttu).” (Âl-i İmrân, 42)
“Ey Meryem! Rabbine ibâdet et; secdeye kapan! (O’nun huzûrunda) eğilenlerle beraber Sen de eğil!»” (Âl-i İmrân, 43)
Bu emirler üzerine Hazret-i Meryem’in takvâsı o hâle geldi ki, ayakları şişinceye kadar namaz kılmaktaydı.
Yoktan Var Eden, Babasız Da Yaratır!
Hazret-i Meryem on beş yaşında iken Yûsuf-i Neccâr isimli birisi ile nişanlanmıştı. Fakat onunla evlenmeden önce Allâh Teâlâ, O’na babasız bir çocuk vereceğini müjdeledi:
“Melekler demişlerdi ki: «–Ey Meryem! Allâh Sana kendisinden bir Kelime’yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu Îsâ’dır. Mesîh’tir; dünyâda da, âhirette de îtibarlı ve Allâh’ın kendisine yakın kıldıklarındandır.»” (Âl-i İmrân, 45) Mesîh, İbrânîce bir kelime olup, Hazret-i Îsâ’nın lakâbıdır ve “mübârek” anlamına gelmektedir.
Yine melekler Hazret-i Meryem’e dediler ki:
“(–Ey Meryem!) O sâlihlerden olarak beşikte iken ve yetişkinlik hâlinde insanlara (peygamber sözleri ile) konuşacak.” (Âl-i İmrân, 46)
Bunun üzerine:
“Meryem: «–Rabbim! Bana bir erkek eli değmediği hâlde nasıl çocuğum olur?» dedi. Allâh şöyle buyurdu: «–İşte böyledir. Allâh dilediğini yaratır! Bir işe hükmedince ona sâdece «Ol!» der; o da oluverir.»” (Âl-i İmrân, 47)
Melekler, Meryem’e hitâben Hazret-i Îsâ hakkındaki sözlerine şöyle devâm ettiler:
“Allâh O’na yazmayı, hikmeti, Tevrât’ı ve İncîl’i öğretecek!” (Âl-i İmrân, 48)
Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde cemî olarak geçen “melekler” ifâdesinden maksat, Cebrâîl -aleyhisselâm-’dır. Kendisinden bu şekilde cemî olarak bahsedilmesi, O’nu tekrîm içindir.
HZ. İSA (A.S) HZ. MERYEM'E MÜJDELENİYOR
Cenâb-ı Hak buyurur:
“(Rasûlüm!) Kitâb’da Meryem’i de zikret! Hani O, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti.” (Meryem, 16)
Âyette geçen “doğu tarafı” müfessirlere göre, Mescid-i Aksâ’nın doğu yanı, yahut Meryem’in evinin doğu tarafı şeklinde açıklanmaktadır. Hristiyanların bu sebeple doğuya yöneldikleri ifâde edilmiştir.
Çok geçmeden Allâh Teâlâ, Hazret-i Meryem’e Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, Biz O’na Rûh’umuzu gönderdik de O, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü.” (Meryem, 17)
Burada Rûh’tan maksat, Cebrâîl -aleyhisselâm-’dır. Her âzâsı düzgün genç bir insan şeklinde gönderilmesinin sebebi, Meryem’in ürküp korkmaması içindi. Çünkü Hazret-i Meryem, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı aslî şeklinde görseydi, şüphesiz ki buna tâkat getiremezdi.
Ancak Hazret-i Meryem, yine de karşısında genç bir insan görünce kemâl-i edeb ve iffetinden dolayı çok korktu. Onun Hazret-i Cibrîl olduğunu bilmediği için büyük bir endişeye kapıldı ve âyet-i kerîmelerde buyrulduğu üzere:
“Meryem dedi ki: «–Sen’den, çok esirgeyici olan Allâh’a sığınırım! Eğer Allâh’tan sakınan bir kimse isen, (bana dokunma!)»” (Meryem, 18)
“Melek: «–Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbimin elçisiyim.» dedi.” (Meryem, 19)
“Meryem: «–Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım hâlde benim nasıl çocuğum olabilir?» dedi.” (Meryem, 20)
“Melek: «–Öyledir!» Dedi. (Zîrâ) Rabbin buyurdu ki: «–Bu Bana kolaydır. Çünkü Biz, O’nu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, hüküm ve karara bağlanmış (ezelde olup bitmiş) bir iş idi.” (Meryem, 21)
HZ. İSA (A.S) NASIL DOĞDU? HZ. İSA'NIN (A.S) DOĞUM MUCİZESİ
Cenâb-ı Hakk’ın murâd ettiği şekilde:
“Meryem, O’na (Îsâ’ya) hâmile kaldı. Bunun üzerine O’nunla (karnındaki çocukla) uzak bir yere çekildi.” (Meryem, 22)
Hazret-i Meryem’in doğum sancıları artmaya başladı. Kurumuş bir hurma ağacının yanına geldi ve ona yaslandı. Âyette buyrulur:
“Doğum sancısı O’nu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevk etti. «–Keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!» dedi.” (Meryem, 23)
Nihâyet kuru ağacın altında Îsâ -aleyhisselâm- dünyâya geldi. Allâh Teâlâ, O’nu babasız yaratmıştı.
Sonsuz kudret sâhibi olan Cenâb-ı Hak, azametinin muktezâsı olarak Âdem -aleyhisselâm-’ı annesiz ve babasız bir şekilde topraktan; Havvâ vâlidemizi annesiz olarak Hazret-i Âdem’den; Îsâ -aleyhisselâm-’ı da babasız olarak Meryem vâlidemizden yaratmıştır.
Hazret-i Îsâ’nın doğumu ile Hazret-i Âdem’in yaratılması arasında bir benzerlik vardır ki, bu, her ikisinde de yaratılışın «Kün! = Ol!» emri ile gerçekleşmiş olmasıdır. Cenâb-ı Hak bu hakîkati âyet-i kerîmede şöyle bildirmektedir:
“Allâh nezdinde Îsâ’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allâh O’nu topraktan yarattı. Sonra da O’na «Ol!» dedi ve (O da) oluverdi.” (Âl-i İmrân, 59)
Bu âyet-i kerîme, hem Allâh’ın kudretinin sonsuzluğunun, hem de yahûdîlerin baştan şaşırıp sonradan da atacakları çirkin iftirâlar karşısında Hazret-i Meryem’in iffetli olduğunun bir ifâdesidir.
HZ. İSA (A.S) NE ZAMAN DOĞDU?
Îsâ -aleyhisselâm-’ın doğum târihi hakkında, kaynaklarda hiçbir kayıt yoktur. Bütün İncîl’lerde de bu hususta bir bilgiye rastlanılmamaktadır. Yalnız bir İncîl’de Hazret-i Îsâ’nın yahûdî kralı zamanında doğduğu yazmakta ise de, (Matta, 2/1) Roma kaynakları, bu kralın mîlâddan önce öldüğünü bildirmektedir. Yapılan bütün beyanlar, birbirlerine açık bir şekilde tezat teşkil etmektedir. Böyle olunca, “noel”in mânâsı da, uydurulmuş boş bir efsâneden öteye gidememektedir.
Bu sebepledir ki bugün Katolikler, Noel bayramı olarak 24-25 Aralık gününü kutlarken, Ermeni kiliseleri 6 Ocak’ı kutlarlar. Bir kısım Protestanlar ise bu târihin kutsal metinlerde kesin olarak geçmediğini öne sürerek Noel’i kutlamazlar.
HZ. İSA (A.S) DOĞDUKTAN SONRA HZ. MERYEM (R.A) NELER YAŞADI?
Hazret-i Îsâ doğduktan sonra:
“(Hazret-i Meryem’in) aşağısından (Îsâ yahut melek) O’na şöyle seslendi: «–Tasalanma! Rabbin Sen’in alt yanında bir su arkı vücûda getirmiştir.»” (Meryem, 24)
Âyete şu mânâ da verilmiştir:
«–Tasalanma! Rabbin Sen’in altındakini (yâni Îsâ’yı) şerefli bir lider olarak yaratmıştır!»
Hazret-i Meryem’e hitâb eden ses şöyle devâm etti:
“Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine tâze, olgun hurma dökülsün!” (Meryem, 25)
Hazret-i Meryem, hurma dalını kendisine çekip salladığı zaman kış mevsimi olmasına rağmen, ağaç birdenbire hurma vermeğe başladı. Meryem, önündeki arktan su içip taze hurmalardan yedi. Ağacın bu şekilde kış mevsiminde hurma vermesi, Hazret-i Meryem’i tesellî içindi. O’na denildi ki:
“Ye, iç! Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: «–Ben çok merhametli olan Allâh’a oruç adadım. Artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım!»” (Meryem, 26)
Rivâyete göre, Hazret-i Meryem’in kavminde yiyip içmeden oruç tutulduğu gibi, konuşmamak sûretiyle de oruç tutulurdu. Yahut oruçlu iken yeme ve içmeden kaçınıldığı gibi, konuşmaktan da sakınılırdı.
Hz. İsa'nın (a.s) Doğumundan Sonra Hz. Meryem'm Atılan İftira ve Hz. Meryem'in Duruşu
Îsâ -aleyhisselâm-’ın doğuşu ile, kavminin arasında büyük bir iftirâ ve dedikodu furyası başgösterdi. Âyet-i kerîmelerde bu hâl şöyle bildirilmektedir:
“(Meryem) nihâyet O’nu (Îsâ’yı kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: «–Ey Meryem! Hakîkaten Sen iğrenç bir şey yaptın!»” (Meryem, 27)
“–Ey Hârûn’un kızkardeşi! Sen’in baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi.” (Meryem, 28)
Âyette bahsedilen Hârûn, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kardeşi olan Hârûn -aleyhisselâm- değildir. Bu husustaki görüşlerin doğruya en yakın olanına göre Hazret-i Meryem’in hakîkî kardeşidir. O da ana ve babası gibi iffetli ve sâlih bir kimse idi. Bu sebeple kavmi, böyle birinin kızkardeşi olan Meryem’e zinâ etmeyi(!) aslâ yakıştıramadıklarını ifâde etmek istemişlerdi.
Hazret-i Meryem’e İsrâîloğulları tarafından devamlı hakâret ediliyordu. O da sabırla dinliyor, kendisine emredildiği üzere konuşmuyordu. Ancak kavminin münâsebetsiz tavırları iyice arttı. Nihâyet Allâh’ın inâyeti erişti.
Hz. İsa'nın Bebekken Konuşması
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Bunun üzerine Meryem, çocuğu gösterdi. Dediler ki: «–Biz, beşikteki bir sabî ile nasıl konuşuruz?»” (Meryem, 29)
Allâh’ın istikbâlde elçisi olacak olan Hazret-i Îsâ, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği konuşma kâbiliyeti ile dile geldi ve daha beşikte iken şöyle dedi:
“–Ben, Allâh’ın (seçilmiş bir) kuluyum! O, bana Kitâb’ı verdi ve beni peygamber yaptı!” (Meryem, 30)
“Nerede olursam olayım, O beni mübârek kıldı. Yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” (Meryem, 31)
“Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı.” (Meryem, 32)
“Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün selâmet banadır.” (Meryem, 33)
Hazret-i Îsâ’nın daha beşikte iken böyle konuşması, çevresinde büyük bir hayret uyandırdı. Hazret-i Meryem, tenzîh ve tebrie edildi.
İşte Hazret-i Meryem, münkir halkın kendisine sorduğu «–Bu çocuğu nereden aldın?» suâline karşı dâimâ cevap olarak bu şekilde çocuğunu gösterir ve «–Çocuk söylesin!» der, Îsâ -aleyhisselâm- da daha bebek iken:
“–Benim annem namuslu, iffetli bir kadındır. Ey câhiller! İffet ve hayâ âbidesi olan annemi ayıplamayın! Biliniz ki Allâh Teâlâ, beni babasız olarak dünyâya getirmiştir. Bu, Allâh’ın bir mûcizesidir!” derdi.
Bunun üzerine birçok kimse:
“–Bu, Allâh’ın apaçık bir mûcizesidir. Yoksa yeni doğmuş hiçbir çocuk daha beşikte iken konuşamaz. Hakîkaten bu, Allâh tarafındandır; Cenâb-ı Hakk’ın azametini gösteren bir hâdisedir.” dediler.
Bir kısmı ise yine de hâinliklerinden dönmediler. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“İşte, hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu Îsâ -hak söz olarak- budur!” (Meryem, 34)
Âyette Îsâ -aleyhisselâm-’ın “hak söz” olarak ifâde edilmesi, O’nun «Kün! = Ol!» emrinin eseri olmasındandır. Bu hakîkat, başka âyet-i kerîmelerde de anlatılır:
“Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem’i de hatırla!) Biz O’na rûhumuzdan üfledik; O’nu ve oğlunu cümle âlem için ibret kıldık.” (el-Enbiyâ, 91)
“İffetini korumuş olan İmrân kızı Meryem’i de (Allâh örnek gösterdi). Biz O’na rûhumuzdan üfledik ve O, Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdîk etti. O, gönülden itaat edenlerdendi.” (et-Tahrîm, 12)
HZ. ZEKERİYA'YA ATILAN İFTİRA VE ŞEHADETİ
Hazret-i Îsâ’nın bebek iken konuşması, birçok iftirâları bastırmıştı. Ancak kısa bir müddet sonra tekrar fitne ve iftirâlar başladı. Gâfil kavim:
“–Babasız çocuk mu olurmuş?!” dediler.
Sonra da:
“–Yapsa yapsa bu zinâyı Zekeriyyâ yapmıştır!” diyerek Zekeriyyâ -aleyhisselâm- Beyt-i Makdis’te yalnız kaldığı bir sırada:
“–Sen Meryem’le zinâ ettin!” diye bühtanda bulundular ve üzerine hücûm ettiler.
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, onların şerrinden korunmak için bir ağacın kovuğuna saklandı. Şeytan, insan kılığında oraya gelip Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ı arayan bedbahtlara, O’nun saklandığı ağacı göstererek:
“–Şu ağacı testereyle ikiye ayırın! Bir şey kaybetmezsiniz! Zekeriyyâ onun içindedir!” dedi.
Bedbahtlar, hemen ağacı kesmeye koyuldular. Testere Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ın başını yarmaya başladığı zaman mazlum peygamber «âhh!» diyecek oldu, fakat:
“–Ey Zekeriyyâ! Şikâyette bulunma!” diye bir nidâ geldi.
Zekeriyyâ -aleyhisselâm- da büyük bir tevekkül ve sabır içinde testereyle ikiye bölünerek şehîd oldu. İnd-i ilâhîde yüce mertebelere ulaştı.
Bu sırada Hazret-i Meryem’in önceden nişanlısı olan Yûsuf-i Neccâr da aynı iftirâya uğramıştır.
HZ. İSA VE MERYEM ALLAH'IN KORUMASINDALAR
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ı şehîd eden bedbaht yahûdîlerin, Hazret-i Meryem’e ve oğlu Hazret-i Îsâ’ya da bir zarar vermemeleri için Cenâb-ı Hak, onları hıfz-ı emânına almayı murâd etti:
“Meryem oğlunu ve annesini de (kudretimize) bir alâmet kıldık. Onları, yerleşmeye elverişli, suyu bulunan bir tepeye yerleştirdik.” (el-Mü’minûn, 50)
Bu yerin Mısır’da olduğu rivâyeti vardır. Hazret-i Meryem ve Hazret-i Îsâ, orada on iki sene kaldı ve bu zaman zarfında fevkalâde hâdiseler meydana geldi:
Birgün, kaldıkları evde ağa’nın bir miktar parası kaybolmuştu. O evde düşkünler ve fakirler vardı. Ağa, bu parayı kimin aldığını anlayamadı. Herkes töhmet altında kalmıştı. Bu durum, Hazret-i Meryem’e çok ağır geldi. Orada ikâmet edenler arasında bir kör ve bir kötürüm bulunuyordu. Hazret-i Îsâ, annesinin üzülmesi karşısında bu iki kişiye:
“–Parayı sakladığınız yerden çıkartın!” dedi.
Onlar da bu açık mûcize karşısında aldıkları parayı mecbûren getirdiler. Bu hâdiseden sonra Hazret-i Îsâ’nın îtibârı halk nezdinde iyice yükseldi.
HZ. İSA'NIN (A.S) PEYGAMBERLİĞİ
Hazret-i Îsâ, Mısır’da on iki sene kaldıktan sonra Kudüs’e dönüp “Nâsıra” kasabasına yerleşti. Hristiyanlara bu sebeple “Nasrânî” denilmektedir.
Hazret-i Îsâ’ya otuz yaşında peygamberlik verildi. O da hemen vazîfesini yapmaya, insanları tevhîde çağırmaya başladı.
Allâh Teâlâ buyurur:
“And olsun ki Biz, Nûh’u ve İbrâhîm’i gönderdik. Peygamberliği de Kitâb’ı da onların soyuna verdik. Onlardan (insanlardan) kimi doğru yoldadır; içlerinden birçoğu da yoldan çıkmışlardır.” (el-Hadîd, 26)
Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçen dört büyük kitabın, bunların soyundan gelen peygamberlere indirildiği anlaşılmaktadır.
“Sonra bunların izinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu Îsâ’yı da arkalarından gönderdik. O’na İncîl’i verdik; O’na tâbî olanların kalblerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık. Fakat kendileri Allâh rızâsını kazanmak için (böyle) yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan îmân edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.” (el-Hadîd, 27)
Ruhbanlık, hristiyanların sonradan ortaya çıkardığı bir anlayış ve yaşayış tarzıdır. Rivâyetlere göre Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’dan sonra mü’minler, inkârcı zorbalarca yok edilmeye çalışılmış, girişilen üç savaşta mü’minler ağır kayıplar vermişler, sağ kalan îmân ehli, kendilerinin de ölümü hâlinde dîne dâvet edecek kimsenin kalmayacağı endişesiyle savaş yapmama kararı almış, sâdece ibâdetle meşgul olmaya başlamışlardı. İşte bu sûretle fitneden kaçarak, dinlerinde ihlâs ve samîmiyet gösteren bu insanlar, dünyânın bütün zevklerinden, fazla yiyip içmekten ve evlenmekten vazgeçmişler; dağlar, mağaralar, oyuklar ve hücrelerde ibâdetle meşgul olmuşlardır. Ama birçoğu buna riâyet etmeyerek, Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın dînini inkâr ettiler; hükümdarlarının dînine girdiler; teslîs akîdesini ortaya attılar; bi’set gerçekleştiğinde de Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i inkâr ettiler ve benzeri sapıklıklara düştüler.
HZ. İSA'NIN (A.S) TEBLİĞİ VE PEYGAMBERİMİZİ MÜJDELEMESİ
Îsâ -aleyhisselâm-, dînini teblîğe devâm ediyordu. Fakat insanların birçoğu küfründe inat hâlindeydi.
Îsâ -aleyhisselâm- birçok mûcizeler gösterdi. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a verilen Tevrât’ı tasdîk ettiğini, ancak yüce Allâh’ın bazı hükümleri değiştirdiğini teblîğ etti:
“(Îsâ dedi ki:) «–Benden önce gelen Tevrât’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir mûcize getirdim. O hâlde Allâh’tan korkun, bana da itaat edin!”
“Allâh, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk edin! İşte doğru yol budur.” (Âl-i İmrân, 50-51)
“Hatırla ki, Meryem oğlu Îsâ: «–Ey İsrâîloğulları! Ben size Allâh’ın elçisiyim; benden önce gelen Tevrât’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim!» demişti. Fakat O, kendilerine açık deliller getirince: «–Bu apaçık bir büyüdür!» dediler.” (es-Saff, 6)
Yuhanna İncîli’nin 14. bölümünde Îsâ -aleyhisselâm-’ın şöyle dediği rivâyet edilir:
“–Ben Peder’e ibâdet edeceğim ve O size başka bir tesellî edici (Faraklit) gönderecek ki, O sizinle ebediyyen kalabilir.” (Yuhanna, 14/16-17)
Ve 16. bölümünde de demiştir ki:
“Size gerçeği söylüyorum, benim gidişim sizin yararınızadır. Gitmezsem, yardımcı (tesellîci, Faraklit) size gelmez. Ama gidersem, O’nu size gönderirim. Size daha çok söyleyeceklerim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız. Ne var ki O, yâni «Gerçeğin Rûhu» gelince, sizi gerçeğe yöneltecek. Çünkü O, kendiliğinden konuşmayacak, yalnız duyduklarını söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek.” (Yuhanna 16/7-9, 12-13)
Faraklit Nedir?
“Faraklit” kelimesi, “hamd”e tekâbül eden bir kelimedir. Bazı hristiyanlar bunu “muhallıs” (kurtarıcı) olarak açıklamışlar; bazıları da “hammâd” ve “hamîd” diye tefsîr etmişlerdir. Bu da gösteriyor ki “Faraklit” kelimesinin, Ahmed ve Muhammed mânâsına uygun olarak asıl isme işâret ettiği açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
Barnabas İncîli 39. Bâb’da da şöyle bir bahis vardır:
“–Söylediğin Mesîh’in ismi nedir ve O’nun geldiğini nasıl anlayacağız?” diyen havârîlerine Hazret-i Îsâ şöyle dedi:
“–Mesîh’in (Rasûl’ün) adı, hayran olmağa değer güzelliktedir. Cenâb-ı Hak, O’nun nûrunu yarattığı zaman, O’na bu ismi verdi ve O’nu semâvî ihtişâmı içine koydu. Sonra:
«–Senin hatırın için Ben, cenneti, dünyâyı ve birçok mahlûku yarattım. Bunların hepsini Sana hediye ediyorum. Sen’i takdîr eden, Ben’den nîmet bulacak; Sen’i inkâr eden, tarafımdan lânet olunacaktır. Ben Sen’i dünyâya Ben’im Rasûlüm olarak göndereceğim. Sen’in sözün sırf hakîkat olacaktır. Yer ve gök ortadan kalkabilir, fakat Sen’in îmânın dâimâ ebedî olacaktır.» buyurdu.
O’nun ismi Ahmed’dir.”
Bunun üzerine Îsâ -aleyhisselâm-’ın civârında toplanmış olan mü’minler, hemen seslerini yükselterek:
“–Ey Ahmed! Dünyâyı kurtarmak için çabuk gel!” diye niyazda bulundular. (Benzer ifâdeler için Barnabas İncîli’nin 41 ve 97. bâblarına da bakılabilir.)
HZ. İSA (A.S) VE 12 HAVARİSİ
Münkirlerin Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’a gayz ve kinleri gittikçe artmıştı. Bunu farkeden Îsâ -aleyhisselâm-, kendisine inananların arasından seçtiği on iki mü’mine, yâni havârîlerine:
“–Allâh -celle celâlühû-’nun dînine hizmette ve onu muhâfazada kim benim yardımcım olacak?” diye sordu.
Havârîlerin hepsi birden:
“–Biz Sana yardımcılarız. Her şeyimiz ile Allâh’ın yoluna yardımcı olacağız. Çünkü biz, O’nun dînine gönül verdik. Sen şâhid ol ki, biz, Sen’in dînine bağlı gerçek müslümanlarız!” dediler.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Îsâ, onlar (bedbaht insanlar)daki inkârcılığı sezince: «–Allâh yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?» dedi. Havârîler: «–Biz, Allâh yolunun yardımcılarıyız; Allâh’a inandık! Şâhid ol ki, bizler müslümanlarız!» cevâbını verdiler.” (Âl-i İmrân, 52)
“Ey îmân edenler! Allâh’ın yardımcıları olun! Nitekim Meryem oğlu Îsâ havârîlere: «–Allâh’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?» demişti. Havârîler de: «–Allâh (yolunun) yardımcıları biziz!» demişlerdi. İsrâîloğulları’ndan bir zümre inanmış, bir zümre de inkâr etmişti. Nihayet Biz, inananları, düşmanlarına karşı destekledik; böylece üstün geldiler.” (es-Saff, 14)
“Havârî” kelimesi, Arapça’ya Habeşçe’den geçmiş olup aslı “havâryâ”dır ve “yardımcı” mânâsı taşımaktadır. Ayrıca “seçkin insan” anlamına da gelmektedir.
Havârîler de, Îsâ -aleyhisselâm-’a herkesten önce îmân eden ve O’na yardımcı olan on iki ihlâslı ve temiz mü’mine verilen isimdir. Bunlara “ensârullâh” da denmiştir. Havârîler, Hristiyanlığın yayılması için Îsâ -aleyhisselâm- tarafından seçilmişlerdir. Meşhur Barnabas İncîli’ni yazan Barnabas da bunlardandır.
Semâdan Sofra İnmesi (Mâide)
Havârîler, Hazret-i Îsâ’dan, semâdan sofra inmesi için duâ etmesini istediler. Îsâ -aleyhisselâm-
“–Allâh’ın kudretinden şüphe mi ediyorsunuz? Böyle bir şey istemeye nasıl cesâret ediyorsunuz?” diye sordu.
Havârîler:
“–Başka bir maksadımız yoktur. Allâh -celle celâlühû-’nun lutfuna nâil olmak ve daha da mutmain olmak için böyle bir sofra istedik!” dediler.
Îsâ -aleyhisselâm-, gusledip iki rek’at namaz kıldı. Üzerine tezellül için eski bir elbise giyip Allâh’a ilticâ etti. Bu sofra ve onun ihsân gününün bir bayram olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyâz etti.
Bu duâ makbûl oldu ve “mâide” (sofra) indi. Üzerinde kebap olmuş bir balık vardı. Balığın baş tarafında tuz, kuyruk tarafında sirke mevcuttu ve sofra yeşilliklerle donatılmıştı. Ekmek üzerinde de zeytin, bal, peynir vs. vardı.
Havârîler bu sefer:
“–Ey Allâh’ın peygamberi! Bu mûcize içinde de bir mûcize göster!” dediler.
Îsâ -aleyhisselâm- sofradaki balığa:
“–Ey balık! Kâinâtın Rabbinin izni ile diril!” dedi.
Balık canlandı. Havârîleri bir korku sardı. Îsâ -aleyhisselâm- bu defa:
“–Ey balık! Rabbimin izni ile eski hâline dön!” buyurdu.
Balık önceki hâline döndü. Havârîler, Hazret-i Îsâ’ya:
“–Ey Rûhullâh! Önce Siz yiyin!” dediler.
Îsâ -aleyhisselâm- ise:
“–Hayır! Kimler istedi ise onlar yesin!” buyurdu.
Havârîlerde bir korku meydana geldi. Bunun üzerine Îsâ -aleyhisselâm-
“–Fakir ve hastalar gelsin, onlar yesin!” diye emretti.
Hemen fakir ve hastalara haber verdiler. Bin üç yüz kişi geldi ve bu sofradan yedi. Buna rağmen balık bitmedi. Bütün yiyenler şifâ buldu; yemeyenler de pişman oldular. Havarilerin Bitmeyen İstekleri ve Hz. İsa'nın (a.s) Duası
Diğer bir rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, havârîlere otuz gün oruç tutmalarını emretmişti. Onlar, oruçlarını tamamlayınca, yaptıkları bu ibâdetin kabûl olup olmadığı husûsunda mutmain olmak için gökten bir sofra inmesini, o günün bayram olmasını ve sofranın da zengin-fakir herkese yetmesini Hazret-i Îsâ’dan taleb ettiler.Îsâ -aleyhisselâm-, onların, böyle bir talebin şükrünü yerine getiremeyeceklerinden endişe etti. Kendilerine nasihatte bulundu. Bu isteklerinden men etmeye çalıştı.Fakat havârîler arzularından vazgeçmeyince, Îsâ -aleyhisselâm- seccâdesine geçti, onlar da arkada saf tuttular. Rûhullâh, Cenâb-ı Hakk’a niyâz ile ağlamaya başladı. İlticâsı biterken Allâh’ın bir lutfu olarak gökten mâide (sofra) geldi. Onu, sarıklı iki kimse taşıyordu. Îsâ -aleyhisselâm-, bu sofranın rahmet olması; azâb olmaması için duâ etti.Gökten inen sofra yaklaştı, Îsâ -aleyhisselâm-’ın önünde durdu. Hazret-i Rûhullâh:diyerek sofranın örtüsünü kaldırdı. Üzerinde yedi balık, yedi pide, sirke, nar ve çeşitli meyveler vardı.Sofra, gün aşırı inmeye başladı. Bu, kırk gün devâm etti. Mâide, kuşluk vakti iner, zengin-fakir herkes yer ve öğle vakti semâya çekilirdi ve bu esnâda gölgesi yere düşerdi.
Daha sonra, «Zenginler ve sağlamlar yemesin!» diye vahiy geldi. Bu emir, kalbi bozuk olan zengin ve sağlamların ağırına gitti. Nefislerine tâbî olarak sofradan mahrum bırakıldıklarına kızdılar ve:
“–Siz bu sofrayı hak mı kabûl ediyorsunuz?” diye alaya başladılar.
Bunlar otuz veya üç yüz otuz kişiydi ki, gazab-ı ilâhîye dûçâr olarak bir gecede domuz hâline döndürüldüler. Hak Teâlâ’nın bildirdiği azâba uğradılar. Diğer insanlar da, bunların hâlini görüp korktular. Îsâ -aleyhisselâm-’a sığındılar.
Domuz hâline gelenler, Îsâ -aleyhisselâm-’ı görünce derman dilerlerdi. Etrafında dolaşarak bunu ifâde edici hareketler yaparlardı. Îsâ -aleyhisselâm-, bunlara isimleri ile hitâb edince ağlarlar; başları ile işâret edip imdâd isterlerdi. Ancak çok büyük bir isyâna düştükleri için, bu azâbı hak etmişlerdi ve üç gün sonra da tamâmen helâk oldular. Leşleri de kayboldu.
Rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, yanından bir domuz geçerken «Selâmet ol!» diyordu. Etrâfındakiler:
“–İlâhî azâba dûçâr oldukları hâlde, niçin böyle buyuruyorsunuz?” diye sordular.
Îsâ -aleyhisselâm- da:
“–Ağzımı kötüye alıştırmamak için!” buyurdu.
Gökten İnen Sofra (Maide) Kur'an'da Nasıl Geçiyor?
Sofra indirilmesi hâdisesi, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifâde buyrulur:
“Hani havârîler: «–Ey Meryem oğlu Îsâ! Rabbin bize gökten, donatılmış bir sofra indirebilir mi?» demişlerdi. O (da): «–Îmân etmiş kimseler iseniz, Allâh’tan korkun!» cevâbını vermişti.”
“(Fakat) onlar: «–Ondan yiyelim, kalblerimiz mutmain olsun! Bize doğru söylediğini bilelim ve onu gözleriyle görmüş şâhidler olalım istiyoruz!» demişlerdi.”
“(Bunun üzerine) Meryem oğlu Îsâ şöyle dedi: «–Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim için, geçmiş ve geleceklerimiz için bayram ve Sen’den bir âyet (mûcize) olsun! Bizi rızıklandır; zâten Sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.»”
“Allâh da şöyle buyurdu: «–Ben onu size şüphesiz indireceğim; ama bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, kâinatta hiçbir kimseye etmediğim azâbı, ona edeceğim!»” (el-Mâide, 112-115)
Âyet-i kerîmelerden de anlaşıldığı gibi, havârîlerin mâide talebi, kalblerinin mutmain olması içindi. Yoksa şüpheleri olduğu için değildi. Onlar, ilâhî bir mûcize manzarası seyretmek istiyorlardı. Ancak bu taleb, büyük bir mes’ûliyeti de peşinden getirdiği için Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:
“–Eğer mü’min iseniz Allâh’tan korkun!” buyurmuştu.
Burada iki husus vardır:
Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-: “–Mûcizenin mâhiyetini tâyin ederek istemekte Allâh’tan korkun!” buyurdu. Çünkü mûcizeyi kendi arzusu istikâmetinde istemek, cürüm ve haddi aşmaktır. Bir nevî cür’ettir ve bu kadar mûcize görmüş iken tekrar tekrar mûcize taleb etmek, yersiz bir istektir. Bu da, îmân eden bir kula yakışmaz. Teslîmiyeti zedeler.
Diğer taraftan Îsâ -aleyhisselâm-: “–Eğer mü’min iseniz Allâh’tan korkun!” demekle onlara, isteklerinin meydana gelmesi için takvâyı emretmektedir.
Ammâr bin Yâsir -radıyallâhu anh-’tan gelen bir hadîs-i şerîfte şöyle rivâyet edilir:
“Sofra gökten inerdi. Üzerinde ekmek ve et bulunurdu. Yiyenlere; hıyânet etmemeleri, alıp saklamamaları ve ertesi gün için (yemek üzere) ayırmamaları emrolundu. (Fakat) onlar, (bu emri) dinlemeyip hıyânet ettiler. (Sofradaki yiyecekleri) aldılar ve sakladılar. Bunun üzerine maymunlar ve domuzlar hâline döndürüldüler.” (Tirmizî, Tefsîr, 5/3061)
Havârîlerin ve Îsâ -aleyhisselâm-’ın Nusaybin’e Gitmeleri
Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-’tan şöyle rivâyet edilir:
Îsâ -aleyhisselâm-, Nusaybin’de kibir ve zulüm ile mâruf bir hükümdarı îmâna dâvet etmeye memur edildi. Kendisinden önce oraya birkaç havârîsini göndermeyi düşündü:
“–Kim gidecek?” diye sordu.
Ya’kûb:
“–Ben gideceğim.” dedi.
Ona Tevman ve Şem’un da iltihâk etti. Şem’un, Hazret-i Îsâ’ya:
“–Ey Rûhullâh! İzninizle ben de gideceğim, ancak dara düşüp de sizi çağırırsam, nazar ve yardımlarınızı üzerimizden eksik etmeyiniz!” diye ricâda bulundu.
Üçü birlikte yola çıktılar. Şem’un şehrin dışında kaldı:
“–Yardım isterseniz ben gelirim.” dedi.
Ya’kûb ve Tevman şehre girdiler. Halkı toplayıp tevhîd akîdesine dâvet ettiler. Halk, Hazret-i Meryem ve Îsâ -aleyhisselâm- hakkındaki sû-i zanlara inanmış oldukları için bu dâvete red ile mukâbelede bulundular. Hattâ onları lânetlediler. Sonra Tevman’ı hükümdara götürdüler. Hükümdar, onun ellerini ve ayaklarını kestirdi. Gözlerine de mil çektirip zindana attırdı.
Bu arada Şem’un, hâlini gizleyerek şehre girdi. Hükümdâra yaklaştı. Güzel bir dostluk kurdu ve onun sohbet arkadaşlarından oldu. Birgün Şem’un, Tevman’a bir şeyler sormak istediğini söyleyerek hükümdardan müsâade istedi. İkisi de birbirlerini tanımıyor gibi yaptılar.
Şem’un:
“–Ey kişi! Sözün nedir?” diye sordu.
Tevman:
“–Îsâ -aleyhisselâm- Allâh’ın kulu ve Rasûlü’dür.” dedi.
Sonra konuşmaları şöyle devâm etti:
“–Sözünün doğruluğuna delîlin nedir?”
“–Her hastalığa şifâ olmaktadır.”
“–Bunu tabipler de yapar. Başka delîlin var mı?”
“–Halkın, evlerinde ne yiyip ne sakladıklarını bilir.”
“–Bunu kâhinler de bilir. Başka?”
“–Çamurdan kuş yapıp uçurtur.”
“–Bunu sihirbazlar da yapar. Başka?”
“–Ölüleri diriltir!..”
“–İşte bu, insanüstü bir şeydir. O hâlde Îsâ’yı çağıralım. Hakîkaten ölüleri diriltir ise O’na îmân edelim!”
Hükümdar, Şem’un’un bu sözlerini hoş karşıladı. Hemen haber ulaştırdılar ve bu dâvet üzerine Îsâ -aleyhisselâm- Nusaybin’e geldi. Şem’un’u hiç tanımıyor gibi yaptı.
Şem’un hükümdâra:
“–İsterseniz O’nu Tevman’la deneyelim.” dedi.
Tevman’ı getirdiler. Îsâ -aleyhisselâm- Tevman’ın ayaklarını ve kollarını sıvazlayınca vücûdu yine eski hâline geldi. Daha sonra gözlerini de eliyle sildi; onlar da iyileşti.
Şem’un hükümdâra bakıp:
“–İşte bu gerçekten peygamberliğe bir delildir.” dedi.
Daha sonra Şem’un:
“–Ey Îsâ! Meclisimizde bulunanlar bu gece evlerinde ne yediler? Ne sakladılar?” diye sordu.
Îsâ -aleyhisselâm-, hepsini bir bir söyledi.
Çamurdan yarasa yapmasını teklîf etti. Onu da yapıp uçurdu. Hastalar için şifâ talebinde bulundu. Bütün hastalar şifâya kavuştular. Bir ölü diriltmesini istedi. Üstelik diriltilecek şahıs da Nûh -aleyhisselâm-’ın oğlu Sâm olarak tâyin edildi. Îsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın izni ile Sâm bin Nûh’u da diriltti. Sâm’a:
“–Öldüğün zaman böyle yaşlı mı idin?” dediler.
O da:
“–Hayır! Kıyâmet koptu zannettim!..” dedi.
Ardından Sâm bin Nûh, Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın peygamberliğini tasdîk ederek, tekrar vefât etti.
Bu kadar çok ve açık mûcizeler karşısında hükümdar ve askerleri hep birlikte îmân ettiler.
Buradan anlaşılmaktadır ki, bir müslümanın akıl ve idrâk sâhibi olması ve firâsetli hareket etmesi gerekir. Zîrâ her doğru her yerde söylenmez; zamanı beklenir, zemîni hazırlanır.
Habibi Neccar'ın Hikayesi
Îsâ -aleyhisselâm-, Antakya taraflarına iki havârî gönderdi. Bunlar, insanları putperestlikten vazgeçip îmâna gelmeye dâvet ettiler. Ancak orada putperest bir kral vardı ve bu iki havârîyi yakalatıp hapse attırdı.
Bunun üzerine Îsâ -aleyhisselâm-, havârîlerin reisi olan Şem’un’u oraya gönderdi.
Şem’un, ilk önce kralla yakınlık kurdu. Kral ve etrâfı üzerinde oluşturduğu müsbet tesirini ve nüfûzunu iyice kemâle erdirdikten sonra da onları güzel bir usûlle îmâna dâvet etti. Kral ve etrâfı bu dâvetten mutmain olup îmân ettiler. Fakat halk îmân etmedi.
Halkın bu îtirazlarını duyan Habîbü’n-Neccâr isminde bir şahıs, şehrin uzağındaki evinden koşarak onların arasına girdi. Bu elçilerin bildirdiklerine kendisinin inandığını söyleyerek herkesi îmâna çağırdı. Ancak gâfil halk, onu dinlemedikleri gibi iyice taşmış bulunan öfkelerine tâbî olarak Habîbü’n-Neccâr’ı oracıkta şehîd ettiler.
Bu hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:
“Onlara, şu şehir halkını misâl getir! Hani onlara elçiler gelmişti.” (Yâsîn, 13)
“İşte o zaman Biz, onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik. Onlar: «–Biz size gönderilmiş elçileriz!» dediler.” (Yâsîn, 14)
“Elçilere dediler ki: «–Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahmân, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz!»” (Yâsîn, 15)
“(Elçiler) dediler ki: «–Rabbimiz biliyor; biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.»” (Yâsîn, 16)
“«–Bizim vazîfemiz, açık bir şekilde Allâh’ın buyruklarını size teblîğ etmekten başka bir şey değildir!» dediler.” (Yâsîn, 17)
“(Fakat gâfil halk:) «–Doğrusu siz, bize uğursuz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, and olsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlakâ fenâ bir kötülük dokunur.» dediler.” (Yâsîn, 18)
“Elçiler şöyle cevap verdi: «–Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa, bu uğursuzluk mudur? Bilâkis, siz aşırı giden bir milletsiniz!»” (Yâsîn, 19)
“Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi: «–Ey kavmim! Bu elçilere uyunuz!» dedi.” (Yâsîn, 20)
“Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbî olun; çünkü onlar, hidâyete ermiş kimselerdir.»” (Yâsîn, 21)
Bu tavsiyesinden dolayı, adama dönerek:
«–Vay sen de mi onların dînindensin?!» dediler. Bunun üzerine adam şöyle dedi:
“–Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibâdet etmeyecekmişim! Hâlbuki, hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” (Yâsîn, 22)
“O’ndan başka ilâhlar mı edineyim? O çok esirgeyici Allâh, eğer bana bir zarar dilerse, onların (putların) şefâati bana hiçbir fayda vermez; beni kurtaramazlar.” (Yâsîn, 23)
“İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum.” (Yâsîn, 24)
“Şüphesiz ben, Rabbinize inandım; beni dinleyin!” (Yâsîn, 25)
Ancak azgın ve bedbaht güruh, bu sözleri dinlemeyip o zâtı taş yağmuruna tuttu. Habîbü’n-Neccâr tam öleceği esnâda ona:
“«–Gir cennete!» denildi. (O da bunun üzerine) dedi ki: «–Keşke, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrâma mazhar olanlardan kıldığını kavmim bilseydi!»” (Yâsîn, 26-27)
Ebû Mücâhid Hazretleri buyurur ki:
“Mahlûkatın en ahmağı nefistir. Çünkü hep kendi aleyhine olan şeyleri ister.”
Nitekim bedbaht ahâlî, Habîbü’n-Neccâr’ın yüce dâvetini kabûl etmemişler, ayrıca nefsânî arzularına uymadığı için onu uğursuzlukla ithâm etmişlerdi. Hâlbuki Habîbü’n-Neccâr, onların dünyâ ve âhiret selâmetini istemişti. Fakat onlar, nefsâniyetlerine tâbî olarak îmâna gelmediler ve âhiretlerini helâk ettiler.
İSA ALEYHİSSELAMIN GÖĞE YÜKSELİŞİ
Mûsâ -aleyhisselâm-’a gönderilen dinde Benî İsrâîl gevşeklik göstermiş, pek çok îtirazlarda bulunmuş ve doğru yoldan tamâmen ayrılmışlardı. Bundan sonra gelen nebîler, kendilerini dâimâ îkâz ettilerse de, bu azgın millet, yine de uslanmayıp şiddete dahî başvurdular; hattâ peygamberleri katletmeye kadar aşırıya gidip peygamber kâtili oldular.
İşte bu kavim, Îsâ -aleyhisselâm-’ın zuhûrunda dağınık durumdaydı. Bir kurtarıcı bekliyorlardı. Bekledikleri peygamberin, mücâdeleci, tuttuğunu koparan ve çok şiddetli bir kimse olmasını istiyorlardı. Çünkü o peygamber, kendilerini esâretten kurtarıp büyük menfaatlere kavuşturmalı idi.
Bunun içindir ki Îsâ -aleyhisselâm-, onları hidâyete dâvet ile gönderildiğinde, yahûdîler onu çok yumuşak buldular. Ve kendisine inanmak istemediler.
Ancak Îsâ -aleyhisselâm-, her şeye rağmen sabır göstererek yeryüzünde sulh ve selâmet hislerini yerleştirmeye, insanların aralarını düzeltip onları barıştırmaya gayret gösterdi. Yahûdîleri içinde bulundukları sapık yoldan kurtarmaya çalıştı. Fakat elleri peygamber kanlarına bulanmış azgın yahûdîler, bu dâvetten rahatsız oldular. Netîcede Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ı öldürmeye karar verdiler. Hem Îsâ -aleyhisselâm-’a, hem de etrâfındakilere zulmetmeye başladılar.
Öyle ki, mâruz kaldıkları zulümler karşısında havârîlerden Yudas, Ishar ve Yot (Yehûdâ) irtidâd etti. Üstelik içlerinden Yehûdâ, Zekeriyyâ ve Yahyâ -aleyhimesselâm-’ı öldüren cânî yahûdîlere Îsâ -aleyhisselâm-’ın bulunduğu yeri haber verdi. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın gazabına uğrayanlardan oldu ve yaptığının cezâsı olarak, cânî yahûdîlere Îsâ -aleyhisselâm- sûretinde gösterildi ve çarmıha o gerildi. Îsâ -aleyhisselâm- ise, göğe ref’ edildi.
İsa Aleyhisselamın Göğe Yükselişi Hakkındaki Farklı Görüşler
Îsâ -aleyhisselâm-’ın semâya ref’i hakkında farklı görüşler vardır:
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan gelen rivâyete göre, yahûdîlerden bir cemâat, Îsâ -aleyhisselâm- ve annesi Hazret-i Meryem’e dil uzattılar. Hazret-i Îsâ da ellerini kaldırdı ve:
“–Yâ Rabbî! Sen beni «Kün! = Ol!» kelimesi ile halk ettin. Bana ve anneme dil uzatanlara lânet et!” diye duâ etti.
Allâh Teâlâ, bu duâyı kabûl buyurarak, iftirâ ve alay edenleri maymun ve domuza çevirdi.
İşte bu hâdiseden sonra yahûdîler, Îsâ -aleyhisselâm-’ı katletmeye karar verdiler. Havârîlerden Yehûdâ’ya birkaç kuruş para vererek ondan Hazret-i Îsâ’nın yerini öğrendiler. Fakat Cebrâîl -aleyhisselâm-, Rûhullâh’ın yanından hiç ayrılmıyor, O’nu koruyordu. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“...Biz Meryem oğlu Îsâ’ya açık mûcizeler verdik ve O’nu Rûhu’l-Kudüs ile güçlendirdik...” (el-Bakara, 253)
Nihâyet Îsâ -aleyhisselâm-, Allâh tarafından semâya kaldırıldı. O sırada otuz üç yaşındaydı.
Yahûdîler, Hazret-i Îsâ’nın kaldığı eve girince Cenâb-ı Hak, Yehûdâ’yı Îsâ -aleyhisselâm- şeklinde temessül ettirdi de Rûhullâh’ın yerine Yehûdâ’yı öldürdüler. Allâh Teâlâ buyurur:
“İnkâr etmelerinden ve Meryem’in üzerine büyük bir iftirâ atmalarından ve «–Allâh elçisi Meryem oğlu Îsâ’yı öldürdük!» demeleri yüzünden (onları lânetledik). Hâlbuki O’nu ne öldürdüler; ne de astılar. Fakat (öldürdükleri) onlara Îsâ gibi gösterildi. O’nun hakkında ihtilâfa düşenler, bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak O’nu öldürmediler.” (en-Nisâ, 156-157)
“Bilâkis Allâh, O’nu (Îsâ’yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allâh izzet ve hikmet sâhibidir.” (en-Nisâ, 158)
Allâh, Îsâ -aleyhisselâm-’ı yahûdîlerden muhâfaza etmiş O’nu öldürmelerine mânî olmuştur. Bu kesindir. O’nu kendi katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Ancak bunun şekli ve zamanı husûsunda değişik rivâyetler vardır. Ekseriyete göre Allâh -celle celâlühû-, Îsâ -aleyhisselâm-’ı, kudretiyle mânevî semâlardaki husûsî mevkiine kaldırmıştır. Kıyâmetten önce tekrar dünyâya gönderecektir. O zaman bütün hristiyanlar, müslüman olacak ve dünyâda tek din olarak İslâm kalacaktır.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“(Yahûdîler) tuzak kurdular; Allâh da onların tuzaklarını bozdu. Allâh, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Âl-i İmrân, 54)
“Allâh buyurmuştu ki: «–Ey Îsâ! Şüphesiz ki Sen’i öldürecek olan (onlar değil) Ben’im; Sen’i nezdime yükseltecek, Sen’i küfredenlerin içinden tertemiz (kurtarıp) çıkaracak ve Sana tâbî olanları kıyâmet gününe kadar küfredenlerin üstünde tutacak da (Ben’im). Sonra dönüşünüz (de) yalnız Bana (olacak)tır. İşte (o zaman) aranızda, hakkında ihtilâf etmekte olduğunuz şeylerin hükmünü Ben vereceğim.” (Âl-i İmrân, 55)
“İnkâr edenler var ya, onları dünyâ ve âhirette şiddetli bir azâba çarptıracağım; onların hiçbir yardımcıları da olmayacak!” (Âl-i İmrân, 56)
“Îmân edip sâlih amel işleyenlere gelince, Allâh onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allâh zâlimleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 57)
İsa Aleyhisselam'ın Göğe Yükselişinden Sonra Hristiyanlar
Îsâ -aleyhisselâm- semâya ref’ edildikten sonra hristiyanlar, yetmiş iki fırkaya bölündüler. Teslîs akîdesi ortaya çıktı. Hristiyanların Ya’kûbiyye fırkası:
“Allâh, Îsâ’ya hulûl etti. O’nun bedeninde şekillendi ve O’nun şeklinde göründü. Yâni Allâh, Îsâ’dır...” dediler.
Bu görüş, Hind felsefesinden gelmektedir. Kudüs, Hind medeniyeti ile Roma’nın dâimâ tesiri altındaydı. Hind felsefesine göre Allâh, dünyâya indi; bir anne ve babadan doğmuş olan “Krişna”ya hulûl etti. Bu şekilde Krişna, yaratıcı oldu; Allâh oldu.
Oysa Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“And olsun ki, «–Allâh, kesinlikle Meryem oğlu Mesîh’tir!» diyenler, kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesîh: «–Ey İsrâîloğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allâh’a kulluk ediniz! Biliniz ki, kim Allâh’a ortak koşarsa, muhakkak Allâh ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zâlimler için yardımcılar yoktur!» demişti.” (el-Mâide, 72)
“Meryem oğlu Mesîh, ancak bir rasûldür. Ondan önce de (birçok) rasûller gelip geçmiştir. Anası da çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz; sonra bak, nasıl (haktan) yüz çeviriyorlar.” (el-Mâide, 75)
Bu âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak, tamâmen şirkten ibâret olan teslîs akîdesinin bâtıllığını ifâde buyurmaktadır.
Îsa -aleyhisselâm-’ın Göğe Kaldırılmasından Sonra Teşekkül Eden Yetmiş İki Fırka
Îsa -aleyhisselâm-’ın göğe kaldırılmasından sonra teşekkül eden yetmiş iki fırka, ana hatlarıyla üç kısma ayrılır:
“Îsâ aramızda Allâh idi, şimdi gitti.” diyenler;
“Îsâ Allâh’ın oğlu idi, şimdi gitti.” diyenler ve;
“Îsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın kulu ve Rasûlü’dür. Allâh -celle celâlühû-, O’nu semâya ref’ etmek sûretiyle kendisine ikramda bulunmuştur.” diyenler.
İlk iki grup küfre ve dalâlete düşenler, üçüncü grup ise gerçekten îmân edenlerdir.
Hz. İsa'nın (a.s) Ardından Havarileri ve Yehuda'nın Ölümü
Yahûdîler, Hazret-i Îsâ’nın ardından da havârîlere olan eziyetlerine devâm ettiler. Gerçek havârîler ise, bütün işkence ve cefâlara karşı büyük bir sabır ile tahammül gösteriyorlardı.
Bunlardan biri olan Barnabas, Îsâ -aleyhisselâm-’ın son günleri hakkında İncîl’inin 221 ve 222. bâblarında şu bilgileri veriyor:
Roma askerleri, Hazret-i Îsâ’yı yakalamak için eve girdikleri vakit, Cenâb-ı Hakk’ın emri ile dört büyük melek onu pencereden çıkararak semâya ref’ ettiler. Romalı askerler:
“–Sen Îsâ’sın!” diye Yehûdâ’yı yakaladılar ve onu bütün yalvarmalarına rağmen çarmıha gerip öldürdüler.
Daha sonra Îsâ -aleyhisselâm-, annesi Meryem’e ve havârîlerine göründü. Hazret-i Meryem’e:
“–Anneciğim, görüyorsun ki ben asılmadım. Benim yerime Yehûdâ çarmıha gerilip asıldı. Şeytandan sakının; çünkü o, dünyâyı süslü göstererek sizi aldatmaya çalışacak.” dedi.
Sonra inananların muhâfaza edilmesi için Cenâb-ı Hakk’a duâ etti. Ardından havârîlerine döndü:
“–Allâh -celle celâlühû-’nun nîmet ve rahmeti sizinle olsun!” dedi.
Bu sözlerinin ardından dört büyük melek, O’nu tekrar semâya kaldırdılar.
HZ. İSA ALEYHİSSELAM GÖĞE YÜKSELTİLDİKTEN 40 SENE SONRA
Îsâ -aleyhisselâm-, semâya çıkarıldıktan kırk sene sonra (M.S. 70 yıllarında) Romalılar, kumandan Titus önderliğinde Kudüs’ü yağmaladılar. Yahûdîlerin bir kısmını öldürürken, bir kısmını da esir aldılar. Tevrât ve diğer kitapların hepsini yaktılar. Kudüs’ü harâbeye çevirip Süleyman Mâbedi’ni yıktılar. Mâbedden geriye sadece bir duvar kaldı. Yahûdîler bugün “Ağlama Duvarı” (Batı Duvarı) olarak bilinen bu kalıntının önünde o günlerin anısına ağlayıp gözyaşı dökerler. Bundan sonra yahûdîler toparlanamadı, hor ve hakir olarak yaşadılar.
Havârîler, Yehûdâ mürted olunca yerine Matthias’ı seçtiler. Etrâfa dağılıp Îsevîliği yaymaya başladılar.
Îsevîlik yayılmağa başlayınca yahûdîler; Romalılar, Yunanlılar ve putperestlerle birleşip bu dînin karşısına çıktılar. Hristiyanlığı benimseyen ilk yahûdîleri, sirklerde arslanlara parçalattılar. Çok büyük zulüm ve işkenceler yaptılar.
Ashâb-ı Uhdûd Örneği
Yahûdî Zûnuvas ve adamları, Yahûdîliği kabûl etmeyen Necran hristiyanlarını, hendek içinde tutuşturulmuş bir ateşe atarak yakıyor ve yanmakta olan insanları seyrediyorlardı. Buna rağmen Îsâ -aleyhisselâm-’ın sâdık mü’minleri, inançlarından vazgeçmiyor ve dâvâları uğruna korkusuzca ölüme gidiyorlardı. “Ashâb-ı Uhdûd” diye anılan bu mü’minler hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:
“Burçlara sâhip gökyüzüne, geleceği bildirilmiş olan güne, (o günde) şâhidlik edene ve edilene and olsun ki, ateşle dolu hendeğe atılanlar, (yakılarak) öldürüldü. Onlar (yakanlar) da başlarına oturmuşlar, mü’minlere yapmakta oldukları işkenceyi seyrediyorlardı.” (el-Burûc, 1-7)
“İsa Allah’ın Oğludur!” Dediler (Haşa)
Bu vahşet ve zulümlerle de yetinmediler. Hristiyanlığı kökünden yıkmanın plânlarını yaptılar. Bolüs (Pavlos) adlı bir yahûdî, kendi yalanlarını da katarak muhtelif risâleler yazdı. Kendisini Îsevî gibi göstererek:
“–Îsâ Allâh’ın oğludur!” dedi.
Şarabın ve domuzun helâl olduğunu, Cumartesi gününün yasaklarına uymanın ve sünnet olmanın gereksiz olduğunu söyledi. Böylece Hazret-i Mûsâ’nın şerîatinde bulunan emir ve nehiylere uymaya gerek olmadığını bildirdi. Sâdece îmânın yeterli olduğunu, amele gerek kalmadığını söyledi. Halbuki Hazret-i Îsâ, Hazret-i Mûsâ’nın şerîati üzere amel etmişti. Nitekim İncîl’de Hazret-i Îsâ’ya izâfe edilen bir sözde:
“Sanmayın ki ben şerîati veya peygamberleri yıkmaya geldim. Ben yıkmaya değil, fakat tamamlamaya geldim.” (Matta, 5/17) ifâdeleri yer almaktadır.
Yasakları Meşrulaştıranlar "Pavlos ve Arkadaşları"
Bundan dolayı Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-, hayâtı boyunca Yahûdî mâbedlerinde ibâdet etmiş, sünnet olmuş, şarap içmekten, domuz eti yemekten sakınmış ve sakındırmıştır. Pavlos ve arkadaşları ise, ne Hazret-i Îsâ ne de Allâh Teâlâ kendilerine böyle bir yetki vermediği hâlde bu yasakları meşrûlaştırarak dîni tahrîf etmişler ve Hristiyanlığı nefsânî arzularına göre şekillendirmeye çalışmışlardır.
Pavlos: “Allâh birdir, sıfatı üçtür.” diyordu. Dîni, Eflâtun’un felsefesi ile te’lif ediyordu. Eflâtun’un felsefesi kısaca şudur:
Görünmeyen yaratıcı ilâh,
İlâhın görünen ve bilinen veziri, yardımcısı olan logos (mantık),
Görünen ve bilinen kâinât.
Pavlos da, Hristiyanlığın ulûhiyet inancını şu şekilde düzenledi:
Allâh,
Oğlu Îsâ,
Rûhu’l-Kudüs.
Böylece Hristiyanlığa bugünkü teslis inancı girmiş oldu.
Hristiyanlık Kaça Ayrıldı?
O zamanki şartlar da buna müsâit idi. Zîrâ halk, taassupları sebebiyle Yahûdîlik’ten hoşlanmıyordu. Bu yeni teslîs inancını ise atalarından devraldıkları çok tanrılı inanca daha yakın buluyorlardı.
Bundan sonra hristiyanlar ikiye ayrıldı:
1. Bolüsçüler (Pavlosçular): Kendilerine inanan krallar oldu. Bu sebeple kuvvetlendiler.
Îsâ -aleyhisselâm-’ın semâya ref’ edilmesinden sonra Hristiyanlığı seçen Pavlos, bu yeni dîni, aslî inancından uzaklaştırarak teslîse dayalı bir inanç sistemine dönüştürdü. Daha sonra bugünkü İncîl’lerin önemli bir kısmını oluşturan ve ilk dört İncîl’e de kaynaklık edecek olan 14 değişik risâle yazdı. Bunlar, Hristiyan kutsal metinlerinde dört İncîl gibi önemlidir.
2. Barnabasçılar “–Îsâ -aleyhisselâm- insandır; bir peygamberdir. Ona aslâ tapılmaz.” diyorlardı. Ayrıca havârî Ya’kûb’un başkanlığındaki Ebiyonitler de bu gruba dâhil olup aynı inancı savunuyorlardı. Bunlar, kendilerini destekleyen krallar olmadığı için zayıf duruma düştüler.
Diğer taraftan Pavlosçuların düşmanca tavırları her geçen gün artmakta ve Barnabasçılar’ı eritmekteydi. Buna ilâveten, 325 târihinde Kostantin tarafından toplanan konsülden müteşekkil papazlar hey’eti, Barnabas İncîli’ni geçersiz saydılar ve birçok İncîl’lerden birbirine yakın dört İncîl’i geçerli kabûl ettiler. Bunlar, Luka, Yuhanna, Markos ve Matta’dır. Bu dört İncîl’in dışında kalan İncîl’ler imhâ edildi. Bunların dışındaki İncîl’ler resmî kilise tarafından sahte sayıldı.
Artık sadece dört bozuk İncîl resmen yazılıp okunmaya başlandı. Böylece diğerleriyle birlikte Barnabas da -en güvenilir İncîl olmasına rağmen- ortadan kalkmış oldu. Gerçekten Barnabas, havârîlerin en eskilerindendi. Îsâ -aleyhisselâm’dan görüp işittiklerini doğru olarak yazmıştı. Ancak bu durum, yahûdî Pavlos’un ve onun tâkipçilerinin işine gelmemiş, bu sebeple Barnabas’ı safdışı etmişlerdi. Öyle ki, Îsâ -aleyhisselâm-’ın semâya kaldırılmasından otuz sene sonra Kıbrıs’ta şehîd olan Barnabas’ı, bugünkü hristiyanlar da İznik Konsülü’ndeki kararı nazar-ı îtibâra alarak havârîlerden saymazlar. Onun yerine Thomas’ı havârî kabûl ederler.
Barnabas’tan sonra Aryüs isimli bir papaz, Pavlosçularla mücâdeleye girdi. Fakat afaroz edildi. O da Mısır’a gitti. Tevhîd inancını yayarken öldürüldü.
Aryüs’ün Hristiyanlığa yönelttiği tenkitlere resmî kilisenin verdiği cevaplar, târih boyunca hristiyanları tatmin etme başarısını gösterememiştir. Benzer tenkitler, hristiyan târihinde uygun zemin bulduğu her dönemde yeniden ortaya çıkmış ve resmî kilisenin otoritesinin ve onun kabûl ettiği inancın sarsılmasına sebep olmuştur. İşte hristiyan din adamları, bu tenkitlere cevap vermek, hristiyan birliğini sağlamak, en önemlisi de hristiyan esaslarını tespit etmek için birçok konsül düzenlemiş ve bu toplantılarda değişik kararlar almışlardır.
Meselâ ilk konsül 325’te İznik’te yapılmış, bu konsülde, Îsâ’nın tanrılığı îlân edilmiş, 381’deki İstanbul Konsülü’nde ise Kutsal Rûh’un da tanrılığı kabûl edilerek teslîs tamamlanmıştır. 431 Efes Konsülü’nde Meryem’in Tanrı’nın anası olduğu inancı benimsenirken, 451’deki Kadıköy Konsülü’nde Îsâ’nın tabiatı ile ilgili görüşler tartışılmış ve kiliseler arasında bölünmeler yaşanmıştır. Yine 869’da İstanbul’da yapılan 8. Konsül’de Kutsal Rûh’un kimden çıktığı tartışması başlatılmıştır. Bu uzun tartışmalar sonucu 1054 yılında Hristiyanlık, Katolik (Roma) ve Ortodoks (İstanbul) olmak üzere iki büyük mezhebe bölünmüştür. 16. yüzyılda ise baskıcı ve skolastik Katolikliğe bir tepki olarak Protestanlık mezhebi doğmuştur.
Bütün hristiyanları ilgilendiren, aynı zamanda dînin esâsını teşkil eden en temel prensiplerin ve aslî inançların, çok sonraları bizzat insanlar tarafından tespit edilmeye çalışılmış olması, o dînin ne kadar tahrîfe uğradığını ve aslının bozulduğunu açıkça göstermektedir. Üstelik bu konsüllerde alınan kararlar, kimi zaman birbirlerini nakzetmektedir. Dünyâda, üzerinde bu kadar oynanan ve her defasında yeni bir şeyler eksiltilip eklenen bir başka din görülemez.
Çok İncil Yazılmasının Sebepleri Nelerdir?
Tahrîf edilmiş Hristiyanlık’taki teslîs akîdesine göre; Allâh, Allâh’ın oğlu Hazret-i Mesîh (Îsâ) ve Rûhu’l-Kudüs vardır. Bu inanca sâhip birçok papaz da, Rûhu’l-Kudüs’ün kendilerine vahiy getirdiğini söyleyerek rastgele İncîl yazmışlardır. Rûhu’l-Kudüs, Cebrâîl’dir ya da insanın kalbine sünûhât veren mânevî güçtür, gibi karmaşık bir ifâde ile ortaya konmaktadır. Tam olarak bir îzâhı yoktur. Nitekim günümüzde dahî, bu şekilde İncîl yazanlar bulunmaktadır.
İSA ALEYHİSSELAM YERYÜZÜNE İNECEK Mİ?
Îsâ -aleyhisselâm-, kıyâmete yakın semâdan yere inecektir. Bu hususta birçok hadîs-i şerif bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“Şüphesiz ki O (Îsâ), kıyâmetin (ne zaman kopacağının) ilmidir (bilgisidir). Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana tâbî olun; çünkü bu dosdoğru bir yoldur.” (ez-Zuhruf, 61)
Bu âyette Hazret-i Îsâ’nın kıyâmet için bir bilgi olduğu beyân edilerek âhir zamanda O’nun tekrar dünyâya döneceğine işâret edilmektedir. Nitekim âyetteki “ilim” kelimesi, işâret mânâsına gelen «alem» şeklinde de okunmuştur.
Hz. İsa (a.s) Yeryüzüne İndiğinde Ne İle Hükmedecek?
Îsâ -aleyhisselâm-, yeryüzüne indiğinde Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şerîati ile hükmedecektir.
O, Mehdî -aleyhisselâm- ile birlikte olacak ve Mehdî, Deccal’i yeryüzünden kaldıracaktır. Mehdî -aleyhisselâm-, Hâşimî soyundan gelecek ve hilâfeti Îsâ -aleyhisselâm-’a devredecektir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurmuşlardır ki:
“Ömrüm uzarsa, Îsâ ile buluşmak isterim. Şâyet ömrüm vefâ etmezse, içinizden kim O’nunla buluşursa, O’na benden selâm söylesin.” (İbn-i Hanbel, II, 298)
Hazret-i Îsâ’nın yeryüzüne nüzûlü, bütün insanlık için bir rahmet vesîlesi olacaktır. Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Hazret-i Îsâ, üzerinde kızıl toprak renginde iki elbise olduğu hâlde iner; salîbi (haçı) kırar, hınzırı öldürür, cizyeyi kaldırır, insanları İslâm’a çağırır. Allâh, onun zamanında İslâm hâriç bütün dinleri ortadan kaldırır. Yeryüzüne emniyet gelir. (Bunun bereketiyle) arslanlar develerle otlar. Çocuklar, yılanlarla oynar.” (Bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 33, nmr, 4077)
Bir başka hadîs-i şerîf de şöyledir:
“Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zü’l-Celâl’e yemîn ederim ki, Meryem oğlu Îsâ’nın, aranıza (İslâm şerîati ile hükmedecek) adâletli bir hâkim olarak ineceği, istavrozları (haçları) kırıp, hınzırları öldüreceği, cizyeyi (ehl-i kitâbdan) kaldıracağı (yâni ehl-i kitâbın da müslüman olup Yahûdîlik ve Hristiyanlığın kalkacağı) vakit yakındır. O zaman mal öylesine artar ki, kimse onu kabûl etmez; tek bir secde, dünyâ ve içindekilerin tamâmından daha hayırlı olur.”
Bu hadîs-i şerîfi rivâyet eden Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, rivâyetinin sonunda der ki:
“Dilerseniz şu âyeti okuyun: «Ehl-i kitâbdan her biri, ölümünden önce O’na muhakkak îmân edecektir. Kıyâmet gününde O, onlara şâhid olacaktır.» (en-Nisâ, 159)” (Buhârî, Büyû 102, Enbiyâ 49; Müslim, Îmân 242)
İsa Aleyhisselam'ın Mucizeleri
Îsâ -aleyhisselâm- Allâh’ın izni ile;
1- Ölüleri diriltirdi.
2- Hastaları iyileştirirdi.
3- Yenilen şeyleri ve evlerde saklanılanları bilirdi.
4- Çamurdan kuş yapıp uçururdu.
5- Kendisine gökten mâide inmişti.
6- Uyku hâlinde iken bile etrafında söylenen ve yapılanları duyar ve bilirdi.
7- Ne zaman arzulasa, gökten yemek ve meyve gelirdi.
8- Uzak ve gizli olarak söylenilenleri de duyardı.
1-Beşikteyken konuştu.
2-Ölüleri diriltirdi.Bilhassa dört ölüyü dirilttiği meşhurdur. Bunlar Sam bin Nûh,Şeddad bin Âd,Mâsân bin Mâlân ve Beni İsrail'den bir çocuktur.
3-Anadan doğma kör olanları sağlamlar gibi gördürür, bir cilt hastalığı olan baras illetini iyi ederdi. Eliyle hastaya dokunguğunda iyi olurdu. Eliyle mesh etmek sûretiyle hastaları tedâvi ettiği için kendisine Îsâ-i Mesih dendi. (Mâide sûresi:110)
4-Âl-i İmrân sûresi 49. âyetinde bildirildiği gibi kavminin yedikleri veya yemek üzere sakladıkları şeyleri haber verirdi.
5-Mâide sûresi 110. âyetinde bidirildiği gibi çamurdan kuş yapıp üzerine üfleyince, Allahü Teâlânın izniyle canlanıp kuş olurdu.
6-Mâide sûresi 114. âyetinde bildirildiği üzere Havârîler, içinde yiyecek bulunan bir sofranın indirilmesini teklif ettiler.Hazret-i Îsâ ellerini kaldırıp duâ edince, ekmeği ve eti bulunan bir sofra indi.
7-Îsâ aleyhisselâm uykudayken yanında her konuşulanı ve yapılanı bilirdi.
8-Ne zaman istese ellerini göğe kaldırıp duâ edınce o anda yemek ve meyveler önüne gelirdi.
9-Îsâ aleyhisselâm Yahûdîlerden (Benî İsrâil) uzak olduğu hâlde sözlerini ve gizli hallerini bilirdi.
Melekler, Hazret-i Meryem’e Îsâ -aleyhisselâm-’ı müjdelediklerinde şöyle demişlerdi:“(Îsâ) İsrâîloğulları’na bir elçi olacak (ve onlara diyecek ki:) Size Rabbinizden mûcize getirdim; size çamurdan kuş sûreti yapar, ona üflerim ve Allâh’ın izniyle o kuş oluverir. Yine Allâh’ın izni ile körü vealacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için bir ibret vardır!” (Âl-i İmrân, 49)
Diğer âyet-i kerîmelerde de şöyle buyrulur:
“Allâh’ın, peygamberleri toplayıp da: «–Size ne cevap verildi?» dediği gün: «–Bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz gizlilikleri hakkıyla bilen ancak Sen’sin!» diyeceklerdir.” (el-Mâide, 109)
“Allâh o zaman şöyle diyecek: «–Ey Meryem oğlu Îsâ! Sana ve annene (verdiğim) nîmetimi hatırla! Hani Sen’i mukaddes Rûh (Cebrâîl) ile desteklemiştim; (bu sâyede) Sen beşikte iken de yetişkin çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana kitâbı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrât ve İncîl’i öğretmiştim. Ben’im iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun; hemen Ben’im iznimle o, bir kuş oluyordu. Yine Ben’im iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Ölüleri Ben’im iznimle (hayâta) çıkarıyordun. Hani İsrâîloğulları’nı (Sen’i öldürmekten) engellemiştim; kendilerine apaçık deliller (mûcizeler) getirdiğin zaman içlerinden inkâr edenler: «Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir!» demişlerdi.” (el-Mâide, 110)
HAYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HAYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Ekim 2021 Cuma
HZ. İSA(AS)IN HAYATI
HZ. YUŞA(AS) IN HAYATI
HZ. YUŞA(AS) IN HAYATI
HZ. YUŞA (A.S.) KİMDİR?Hz. Musa’nın (a.s.) kumandanlarından biri olan Hz. Yûşâ (a.s.), rivayetlere göre Hz. Musa’nın (a.s.) kız kardeşinin oğludur. Hıristiyan ve Yahudi kaynaklarında kendisinden “Yeşu” adıyla bahsedilir. Hz. Musa’nın (a.s.) vefatından sonra, kesin bir bilgi olmamakla birlikte, Hz. Yûşâ’nın (a.s.) Peygamberlik vazifesini devam ettirdiğine inanılmaktadır. Hatta İsrailoğullarını göçebelikten kurtarıp Kenan diyarına yerleştiren kişinin Hz. Yûşâ (a.s.) olduğu düşünülmektedir. Kehf Sûresi 60 ila 65. âyetlerinde Hz. Musa’nın Hızır (a.s.) ile yolculuğu anlatılmaktadır. İslâm âlimlerine göre bu kıssada Hz. Musa’nın (a.s.) yanında yardımcı olarak bulunan genç, Hz. Yûşâ’dır.
YUŞA HAZRETLERİ KİMDİR?
Yûşa' (Yeşu) kelimesinin İbrânîce aslı, "Tanrı kurtuluştur" veya "Tanrı kurtarır" anlamına gelen Yehoşua'dır (Yeoşua). Tevrat'a göre aslı Hoşea olan bu isim (Sayılar, 13/8; Tesniye, 32/44) Mûsâ tarafından Yehoşua olarak değiştirilmiş (Sayılar, 13/16), zamanla Yeşua biçiminde kısaltılmış (Catholicisme, VI, 1034), Arapça'ya da Yûşa' diye geçmiştir (Cevâlîki, s. 644). Yeşu, İsrâiloğulları'nın on iki kabilesinden biri olan ve Yûsuf'un oğlu Efraim'in adını taşıyan kabilenin lideri (Sayılar, 13/8) Elişama'nın oğlu Nûn'un oğludur (I. Tarihler, 7/26-27). Önceleri Mûsâ'nın yardımcılığını yapmış, ondan sonra da İsrâiloğulları'nın başına geçmiştir. Tevrat ondan "Mûsâ'nın hizmetçisi, genç adam" diye bahseder (Çıkış, 33/11).
Yeşu ilk defa, Mûsâ önderliğinde İsrâiloğulları'nın Mısır'dan çıkışını takiben Sin çölündeki Refidim'e gelmeleri sırasında tarih sahnesine çıkar. Refidim'de İsrâiloğulları ile savaşan Amalek'e (Amâlika) karşı Mûsâ, Yeşu'yu görevlendirmiş ve Yeşu Amalek'i yenmiştir (Çıkış, 17/8-14). Tevrat'ta daha sonra Yeşu sık sık Mûsâ ile beraber zikredilir. İsrâiloğulları altından buzağı yaparak ona taptıkları sırada Yeşu, Mûsâ ile birlikte Sînâ dağındadır ve dağdan beraber dönerler (Çıkış, 24/13; 32/17). Yeşu toplanma çadırının (Ohel, Mişkan) güvenliğinden sorumludur; Mûsâ ile birlikte çadıra girer, Mûsâ çadırdan ayrılsa da o çadırı terketmez (Çıkış, 33/11). Arz-ı mev'ûda keşif için gönderilen ve her kabileden birer kişi seçilerek oluşturulan topluluk arasında Efraim kabilesini temsilen kırk yaşındaki Yeşu da vardır. Yeşu, Yahuda soyunun (sıbt) temsilcisi Yefunne oğlu Kaleb ile birlikte bu topraklara girmeleri için İsrâiloğulları'nı ikna etmeye çalışır (Sayılar, 14/6-9; Yeşu, 14/7). Ancak arz-ı mev'ûda girmesine dair ilâhî emre karşı çıkan kavmi tarafından taşlanır; daha sonra da vebaya yakalanır, bu hastalıktan ilâhî inâyetle kurtulur, imanı ve bağlılığı sayesinde arz-ı mev'ûda girmekle mükâfatlandırılır. İsrâiloğulları'ndan Nûn oğlu Yeşu ve Yefunne oğlu Kaleb dışındakilerle yirmi yaşında ve daha yukarı yaşlarda bulunanlar oraya giremez (Sayılar, 14/10, 30, 38).
Kırk yıllık çöl hayatının ardından Mûsâ, Tanrı'nın emriyle kâhin Eleezar'ın ve kavmin önünde Yeşu'yu kendisinden sonra İsrâiloğulları'nın lideri olarak belirler, onu arz-ı mev'ûdu ele geçirmek ve bu toprakları İsrâiloğulları arasında taksim etmekle görevlendirir (Sayılar, 27/18-23; 34/17; Tesniye, 1/38; 31/7). Mûsâ vefatından önce Tanrı'nın emriyle Yeşu ile birlikte toplanma çadırına girer ve Tanrı, Yeşu'ya kuvvetli ve cesur olmasını, zira İsrâiloğulları'nı vaad edilen diyara onun götüreceğini bildirir (Tesniye, 31/14, 23). Mûsâ'nın ölümünü takiben Yeşu arz-ı mev'ûda girmek üzere hazırlık yapar ve oraya girer. Yeşu'nun askerî seferleri Ken'anlılar'ın gücünü kırar. Amoriler'e karşı yapılan savaşın her türlü eylemin yasaklandığı cumartesi günü başlamadan bitmesi için Yeşu'nun duasıyla güneş düşman yenilinceye kadar batmaz (Yeşu, 10/12-13). Arz-ı mev'ûda girildikten sonra Yeşu burayı kâhinin ve bir heyetin yardımıyla kabileler arasında pay eder, sığınma şehirleri kurar, Levililer'e yerler tahsis eder ve ahid sandığını Şilo'ya yerleştirir. Efraim dağındaki Timnatserah'ı kendisine ayırır (Yeşu, 19/50). Tanrı, Yeşu'ya görevinin başlangıcında, "Kulum Mûsâ'nın sana emrettiği şeriatın tamamını yerine getirmeye dikkat et. Gittiğin her yerde başarılı olmak istiyorsan bu şeriattan ayrılma, sağa sola sapma. Şeriat kitabında yazılanları dilinden düşürme ve tamamını yerine getirmek için gece gündüz onu düşün" demiş (Yeşu, 1/7-8), Yeşu da kavme Tanrı'ya kulluk etmelerini vasiyet ettikten sonra 110 yaşında ölmüş ve Efraim dağında Timnatserah'ta defnedilmiştir (Yeşu, 24/1-30). Sâmirî geleneğinde Yeşu'nun kabrinin Şekem'in 9 mil güneybatısındaki Kefr-Haris'te bulunduğu ileri sürülürken yorumcuların çoğunluğuna göre Şekem'in 17 mil güneybatısındaki Khirbet-Tibneh'te yer almaktadır (Goldziher, II, 71-75; IDB, IV, 650).
Yeşu, yahudi kutsal kitabında hem askerî bir lider hem de peygamber olarak takdim edilir. Onun en önemli özelliği arz-ı mev'ûdu fethedip İsrâiloğulları arasında paylaştırmasıdır, bununla birlikte o bilgelik ruhuyla doludur (Sayılar, 27/18-20; Tesniye, 34/9). Mûsâ gibi Yeşu da Rabb'in kulu diye nitelendirilmiş (Yeşu, 24/29), Rab, Mûsâ'ya hitap ettiği gibi ona da hitap etmiştir (Yeşu, 20/1). Yeşu'nun Ebal dağında bir sunak yaparak Tevrat'ı yetmiş dilde taşlar üzerine yazması (Ginzberg, V, 9-11) ve şeriatı İsrâiloğulları'na tebliğ etmesi (Yeşu, 8/30-35) peygamberliğin Mûsâ'dan sonra kendisine geçtiğini göstermektedir. Kutsal kitap dışı yahudi dinî literatürüne göre de Yeşu, Mûsâ'nın yardımcısıdır; sadakatle hizmetinden dolayı Tanrı Mûsâ'dan sonra kendisine peygamberlik vererek onu mükâfatlandırmış ve ondan desteğini çekmemiştir. Mûsâ vefat edince Tanrı halka acısını unutturmak için Yeşu'ya hemen savaşmayı emretmiştir. Bununla birlikte Yeşu sadece bir kahraman değildir. Tanrı savaşla ilgili tâlimatını bildirmek istediğinde onu elinde Tesniye kitabını tutarken görmüş, ona güçlü ve cesur olmasını, şeriat kitabını ağzından hiç düşürmemesini söylemiştir. Mûsâ, İsrâiloğulları'nı denizden geçirdiği gibi Yeşu da kavmini Şeria nehrinden geçirmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de Yûşa' adı geçmemekle birlikte iki yerde ona işarette bulunulduğu kabul edilmektedir. Mûsâ, İsrâiloğulları'nın kendilerine Tanrı tarafından vaad edilen topraklara girmeleri gerektiği emrini alınca on iki kabileden seçtiği birer kişiyi keşif kolu olarak önden göndermiş, on iki kişiden sadece ikisi ilâhî emrin yerine getirilmesini istemiş, diğerleri ise o topraklarda zorbaların yaşadığını ileri sürüp oraya giremeyeceklerini söylemiş ve Tanrı emrine karşı çıkmıştır (el-Mâide 5/12, 22-24). Tevrat'ta bu iki kişinin Yeşu ile Kaleb olduğu belirtilir (Sayılar, 13/6, 8; 14/6-9) ve İslâmî kaynaklarda da bu şekilde yer alır (Sa'lebî, s. 150-151). Diğer taraftan Mûsâ ve Hızır kıssasında kendisinden Mûsâ'nın genç yardımcısı (fetâ) diye bahsedilen kişinin de (el-Kehf 18/60, 62-63) Yûşa' b. Nûn olduğu ifade edilir (a.g.e., s. 136).
XVI. yüzyılda Beşiktaşlı Yahyâ Efendi'nin (ö. 978/1570) keşfettiği rivayet edilen Yûşa'ın kabrinin İstanbul Beykoz'da bugün Yuşa tepesi diye bilinen yerde bulunduğu inancı yaygın olup burası günümüzde de önemli bir ziyaretgâhtır. Ancak buradaki kabrin Tevrat'ta zikri geçen Yeşu'ya aidiyeti mümkün değildir. Zira Ahd-i Atîk'e göre Yeşu Filistin'de vefat etmiş ve Timnatserah'a defnedilmiştir. Esasen Yûşa'ın beşi Filistin'de olmak üzere İstanbul'dan Kuzey Afrika'ya kadar çeşitli yerlerde mezarının bulunduğu iddia edilmektedir (Hasluck, I, 256). Suriye'de Maarretünnu'mân'da onun adını taşıyan bir mescid ve türbe yer almaktadır. Beykoz'daki tepeye Yuşa adının Yûşa' peygamberin kabrinden dolayı verildiği inancı da gerçeği yansıtmamaktadır. Ahd-i Atîk'te adı geçen Yûşa'ın Beykoz'la alâkası Mûsâ ile Hızır'ın İstanbul'da bir araya geldiği inancından kaynaklanmış olabilir ki bu da doğru değildir. Kur'an'da Mûsâ ile Hızır'ın iki denizin birleştiği yerde (mecmau'l-bahreyn) buluştuğu bildirilmekte ve müfessirler bu yeri Akdeniz'le Atlas Okyanusu'nun birleştiği Cebelitârık Boğazı, Nil'in Akdeniz'e döküldüğü yer, Kızıldeniz'in Hint Okyanusu'na açıldığı Aden Boğazı, Ürdün ırmağının Taberiye gölüne döküldüğü yer, Nil'in iki kolunun birleştiği yer ve İstanbul Boğazı gibi çeşitli coğrafî bölgelerle ilişkilendirmektedir. Coğrafî bakımdan Mûsâ ile Hızır'ın bir araya geldiği yer Sînâ yarımadasının Akabe ve Süveyş körfezlerinin birleştiği alt ucu olmalıdır. Hz. Mûsâ, Sînâ yarımadasının alt ucuna yakın Sînâ dağında ilâhî vahyi aldıktan sonra Kehf sûresinde anlatılan (18/60-82) Hızır'la buluşma gerçekleşmiştir.
195 m. rakımlı Boğaz'a hâkim Yuşa tepesi tarihin eski devirlerinden beri çeşitli inançlarda kutsal kabul edilmiş ve burada tapınaklar yapılmıştır. İlk çağlarda tepede bir Zeus mâbedinin bulunduğu bilinmektedir. Bu mâbed Iustinianos tarafından VI. yüzyılda Hagios Michael adına kiliseye çevrilmiştir. Yuşa tepesinin kutsallığı inancı İslâmî dönemde bir yatır-mezar ve bir tekke inşası ile devam etmiştir. Günümüzde Yûşa' peygamberin kabri diye ziyaret edilen büyük mezar İlkçağ'da Herakles'in mezarı yahut yatağı olarak biliniyordu (Eyice, s. 78). Yuşa tepesindeki mezardan ilk bahseden kişi Evliya Çelebi'dir. Evliya Çelebi, Seyahatnâme'sinde Yuşa tepesini ve Yûşa' nebîyi ziyaret ettiğinden söz ederek bu tepede Yûşa'ın mezarının, bir tekkenin ve "fukara"sının bulunduğunu yazar (I, 198). Antoine Galland, 1673 yılı gezi anılarında İstanbul'daki Yuşa tepesine çıktığını, burada karşılaştığı bir Türk'ün kendisine Yûşa' peygambere ait tekke veya manastır kabul edilen mekânın muhafazasıyla görevli olduğunu söylediğini nakleder (İstanbul'a Ait Günlük Anılar, II, 89). Ayvansarâyî, Yuşa tepesindeki mezarın Yûşa' peygambere aidiyeti inancı yaygın olmakla birlikte Hz. Mûsâ'nın yardımcısı olan Yeşu'nun Beykoz'a gelmediğini, gerçek mezarının Nablus veya Halep yakınlarında bulunduğunu, Yuşa tepesindeki kabrin ise evliyadan veya havârilerden birine ait olabileceğini kaydeder (Hadîkatü'l-cevâmi', II, 147). Hammer de Avrupalı seyyahların bu dağa Dev dağı, Türkler'in ise Yoris veya Yoros dağı adını verdiklerini, buradaki mezara vaktiyle Herkül yatağı denildiğini, mezarın beş ayak genişliğinde ve yirmi ayak uzunluğunda olduğunu yazar (Constantinopolis und der Bosporos, II, 288-289). Yûşa' peygambere nisbet edilen mezar çok eski inançlarda yer alan, dağların zirvesinde devlerin yaşadığına dair inançla yeni bir inancın kaynaştırılmasından oluşturulmuş bir tür makam-kabirden başka bir şey olmasa gerektir.
Öte yandan Türkler'in bu tepeye verdikleri Yuşa adının nereden geldiği de kesinlikle bilinmemektedir. Bir yoruma göre Yuşa adı bir şahıs ismi değildir. Kelime, eski attarlıkta koyunlara vurulan damgayı boyamakta kullanılan aşı boyası "yuğşa"dan gelmektedir. Boyanın elde edildiği toprak Boğaz'ın bu bölgesinde çok görüldüğünden ve koyunlar burada "yuğşalandığından" adı geçen yere Yuğşa tepesi denilmiş, bu isim zamanla Yuşa'ya dönmüştür (Eyice, s. 77-79). Yuşa tepesinde yer alan mescid ve tekke, Yirmisekizçelebizâde Sadrazam Mehmed Said Paşa tarafından 1169'da (1755-56) yaptırılmış, kabrin etrafına kâgir duvar çekilerek burada bir türbedarla kandilleri yakan bir hizmetçi görevlendirilmiş, tekke çevresinde odalar inşa edilip bir postnişin tayin edilmiştir. Daha sonra yanan mescid ve tekke Sultan Abdülaziz döneminde 1863-1864'te aslına uygun biçimde yenilenmiş, bu külliye yakın tarihte de önemli bir tâdilât geçirmiştir (DBİst.A, VII, 538).Yuşa peygamberin mucizeleri
Yuşa peygamber peygamberliği süresince birçok mucize göstermiştir. Tevrat’ta kaydedilen bu mucizeler şunlardır.
YUŞA(AS)IN MUİZELERİ
1- Erden(Ürdün) nehrinin yarılması.
“Kenan” topraklarını fethetmek için Ürdün nehrinden geçmeleri gereken İsrail oğulları Yeşu peygamberin gösterdiği mucize ile nehrin ikiye yarılması sayesinde rahatlıkla karşı kıyıya Eriha tarafına geçerler. Ürdün nehrinin yarılması tıpkı Hz. Musa zamanındaki, İsrail oğullarının Mısır’dan çıkışı esnasındaki Kızıl denizin yarılması gibi gerçekleşmiştir. “Şeria Irmağı'nın suları Rab'bin Antlaşma Sandığı'nın önünde kesildi. Antlaşma Sandığı ırmaktan geçerken akan sular durdu.”[90] “Yeşu da kâhinlere, "Şeria(Ürdün) Irmağı'ndan çıkın" diye buyurdu.” “Rab'bin Antlaşma Sandığı'nı taşıyan kâhinler Şeria Irmağı'nın ortasından ayrılıp karaya ayak basar basmaz ırmağın suları eskisi gibi akmaya ve kıyıları basmaya başladı.”[91]
2- Görünmez ordularla desteklenmesi
Yeşu peygamber Eriha yakınlarında karşılaştığı insan kılığındaki bir melek ile diyaloğu sayesinde görünmez ordularla techiz edildiğini öğrenir.
“Yeşu Eriha'nın yakınındaydı. Başını kaldırınca önünde, kılıcını çekmiş bir adam gördü. Ona yaklaşarak, "Sen bizden misin, karşı taraftan mı?" diye sordu.” “Adam, "Hiçbiri" dedi, "Ben Rab'bin ordusunun komutanıyım. Şimdi geldim." O zaman Yeşu yüzüstü yere kapanıp ona tapındı. "Efendimin kuluna buyruğu nedir?" diye sordu.” “Rab'bin ordusunun komutanı, "Çarığını çıkar" dedi, "Çünkü bastığın yer kutsaldır." Yeşu söyleneni yaptı.”[92]
3- Eriha kuşatmasının sonunda Şehrin duvarlarının aniden çökmesi
Altı gün Eriha’yı kuşatan Yeşu Yedinci gün şehrin duvarlarının birden çöktüğünü görür. Bu Allah tarafından ona ihsan edilmiş bir mucize olarak gerçekleşmiştir. “Kâhinlerin koçboynuzundan borularını uzun uzun çaldıklarını işittiğinizde, bütün halk yüksek sesle bağırsın. O zaman kentin surları çökecek ve herkes bulunduğu yerden dosdoğru kente girecek."[93]
4- Ay şehrinin kuşatması esnasında şehre doğru uzattığı kargı ile şehrin düşerek ele geçirilmesi
“Rab, Yeşu'ya, "Elindeki kargıyı Ay Kenti'ne doğru uzat; orayı senin eline teslim ediyorum" dedi. Yeşu elindeki kargıyı kente doğru uzattı.” “Elini uzatır uzatmaz, pusudakiler yerlerinden fırlayıp kente girdiler; kenti ele geçirip hemen ateşe verdiler.” “Yeşu kentte yaşayanların tümü yok edilinceye dek kargı tutan elini indirmedi.”[94]
5- Gibeon şehri üzerinde güneşin sabit kalması ve ay’ın doğmaması
“Halk, düşmanlarından öcünü alıncaya dek güneş durdu, ay da yerinde kaldı. Bu olay Yaşar Kitabı'nda da yazılıdır. Güneş, yaklaşık bir gün boyunca göğün ortasında durdu, batmakta gecikti.”[95]
6- Beyt-Horon mevkiinde kovaladıkları düşmanların gökten dolu biçiminde yağan taşlarla taşlanması
“Rab İsraillilerden kaçan Amorlular'ın üzerine Beyt-Horon'dan Azeka'ya inen yol boyunca gökten iri iri dolu taşlar yağdırdı. Yağan taş dolusunun altında can verenler, İsrailliler'in kılıçla öldürdüklerinden daha çoktu.”[96]
Yuşa Tepesi ve Hz. Yuşa Türbesi Nerede?
Yuşa Aleyhisselam kimdir? Yuşa Tepesi nerede? Hz. Yuşa Türbesi’ne nasıl gidilir? Hz. Yuşa Türbesi ziyaret günleri ve saatleri nelerdir?
Yûşâ Tepesi, Anadolu Kavağı’nda Beykoz İlçesi sınırları içindedir. Tepenin zirvesinde Hz. Yûşâ’ya (a.s.) ait olduğuna inanılan bir kabir ve bu kabrin yanına yapılmış bir cami vardır.
HZ. YUŞA TEPESİ’NİN SIRRI
Bu kabrin Hz. Yûşâ’nın (a.s.) kabri olduğu şeklindeki inanç, Beşiktaş’ta türbesi olan Yahya Efendi Hazretlerinin bir kerametine dayanmaktadır. Gerçekte ise kabrin, Hz. Yûşâ’ya (a.s.) ait olduğunu söylemek kesin olarak mümkün değildir. Çünkü Hz. Yûşâ’nın (a.s.) kabrinin Nablûs veya Halep yakınındaki Maarra şehrinde olduğu da söylenmektedir. Yine Hz. Yûşâ’nın (a.s.) İstanbul’a gelip gelmediği de bilinmemektedir. Burasının Bizans döneminde kutsal bir yer olarak kabul edildiğine bakılırsa buradaki kabir, velilerden veya havarilerden birine ait olabilir.
YUŞA CAMİÎ
1755 yılında Sadrazam 28. Çelebizade Mehmet Sait Paşa, buraya bir mescit yaptırmış ve mezarın etrafını bir duvarla çevirmiştir. Cami bir yangında harap olunca 1863 yılında Sultan Abdülaziz tarafından tamir edilmiştir.
HZ. YUŞA TÜRBESİ ZİYARET SAATLERİ
Haftanın yedi günü ziyarete açık olan türbe, 09:00 ile 18:00 saatleri arasında ziyaret edebilir.
YUŞA TEPESİ VE HZ. YUŞA TÜRBESİ’NE NASIL GİDİLİR?
Hz. Yuşa Türbesi, İstanbul ilinde ve Beykoz’da yer almaktadır. Otobüs ile Yuşa Tepesi’ne gelmek isteyen ziyaretçiler 15T, 15TY ve 135G otobüslerine binerek bölgeye ulaşabilirler. Bölgeye kendi aracı ile gelmek isteyen ziyaretçiler ise; Kavacık sapağından Beykoz yönüne doğru ilerleyerek Tokatköy’e vardıktan sonra tepeye yön tabelalarını takip ederek ulaşabilirler.
1- Erden(Ürdün) nehrinin yarılması.
“Kenan” topraklarını fethetmek için Ürdün nehrinden geçmeleri gereken İsrail oğulları Yeşu peygamberin gösterdiği mucize ile nehrin ikiye yarılması sayesinde rahatlıkla karşı kıyıya Eriha tarafına geçerler. Ürdün nehrinin yarılması tıpkı Hz. Musa zamanındaki, İsrail oğullarının Mısır’dan çıkışı esnasındaki Kızıl denizin yarılması gibi gerçekleşmiştir. “Şeria Irmağı'nın suları Rab'bin Antlaşma Sandığı'nın önünde kesildi. Antlaşma Sandığı ırmaktan geçerken akan sular durdu.”[90] “Yeşu da kâhinlere, "Şeria(Ürdün) Irmağı'ndan çıkın" diye buyurdu.” “Rab'bin Antlaşma Sandığı'nı taşıyan kâhinler Şeria Irmağı'nın ortasından ayrılıp karaya ayak basar basmaz ırmağın suları eskisi gibi akmaya ve kıyıları basmaya başladı.”[91]
2- Görünmez ordularla desteklenmesi
Yeşu peygamber Eriha yakınlarında karşılaştığı insan kılığındaki bir melek ile diyaloğu sayesinde görünmez ordularla techiz edildiğini öğrenir.
“Yeşu Eriha'nın yakınındaydı. Başını kaldırınca önünde, kılıcını çekmiş bir adam gördü. Ona yaklaşarak, "Sen bizden misin, karşı taraftan mı?" diye sordu.” “Adam, "Hiçbiri" dedi, "Ben Rab'bin ordusunun komutanıyım. Şimdi geldim." O zaman Yeşu yüzüstü yere kapanıp ona tapındı. "Efendimin kuluna buyruğu nedir?" diye sordu.” “Rab'bin ordusunun komutanı, "Çarığını çıkar" dedi, "Çünkü bastığın yer kutsaldır." Yeşu söyleneni yaptı.”[92]
3- Eriha kuşatmasının sonunda Şehrin duvarlarının aniden çökmesi
Altı gün Eriha’yı kuşatan Yeşu Yedinci gün şehrin duvarlarının birden çöktüğünü görür. Bu Allah tarafından ona ihsan edilmiş bir mucize olarak gerçekleşmiştir. “Kâhinlerin koçboynuzundan borularını uzun uzun çaldıklarını işittiğinizde, bütün halk yüksek sesle bağırsın. O zaman kentin surları çökecek ve herkes bulunduğu yerden dosdoğru kente girecek."[93]
4- Ay şehrinin kuşatması esnasında şehre doğru uzattığı kargı ile şehrin düşerek ele geçirilmesi
“Rab, Yeşu'ya, "Elindeki kargıyı Ay Kenti'ne doğru uzat; orayı senin eline teslim ediyorum" dedi. Yeşu elindeki kargıyı kente doğru uzattı.” “Elini uzatır uzatmaz, pusudakiler yerlerinden fırlayıp kente girdiler; kenti ele geçirip hemen ateşe verdiler.” “Yeşu kentte yaşayanların tümü yok edilinceye dek kargı tutan elini indirmedi.”[94]
5- Gibeon şehri üzerinde güneşin sabit kalması ve ay’ın doğmaması
“Halk, düşmanlarından öcünü alıncaya dek güneş durdu, ay da yerinde kaldı. Bu olay Yaşar Kitabı'nda da yazılıdır. Güneş, yaklaşık bir gün boyunca göğün ortasında durdu, batmakta gecikti.”[95]
6- Beyt-Horon mevkiinde kovaladıkları düşmanların gökten dolu biçiminde yağan taşlarla taşlanması
“Rab İsraillilerden kaçan Amorlular'ın üzerine Beyt-Horon'dan Azeka'ya inen yol boyunca gökten iri iri dolu taşlar yağdırdı. Yağan taş dolusunun altında can verenler, İsrailliler'in kılıçla öldürdüklerinden daha çoktu.”[96]
Yuşa Tepesi ve Hz. Yuşa Türbesi Nerede?
Yuşa Aleyhisselam kimdir? Yuşa Tepesi nerede? Hz. Yuşa Türbesi’ne nasıl gidilir? Hz. Yuşa Türbesi ziyaret günleri ve saatleri nelerdir?
Yûşâ Tepesi, Anadolu Kavağı’nda Beykoz İlçesi sınırları içindedir. Tepenin zirvesinde Hz. Yûşâ’ya (a.s.) ait olduğuna inanılan bir kabir ve bu kabrin yanına yapılmış bir cami vardır.
HZ. YUŞA TEPESİ’NİN SIRRI
Bu kabrin Hz. Yûşâ’nın (a.s.) kabri olduğu şeklindeki inanç, Beşiktaş’ta türbesi olan Yahya Efendi Hazretlerinin bir kerametine dayanmaktadır. Gerçekte ise kabrin, Hz. Yûşâ’ya (a.s.) ait olduğunu söylemek kesin olarak mümkün değildir. Çünkü Hz. Yûşâ’nın (a.s.) kabrinin Nablûs veya Halep yakınındaki Maarra şehrinde olduğu da söylenmektedir. Yine Hz. Yûşâ’nın (a.s.) İstanbul’a gelip gelmediği de bilinmemektedir. Burasının Bizans döneminde kutsal bir yer olarak kabul edildiğine bakılırsa buradaki kabir, velilerden veya havarilerden birine ait olabilir.
YUŞA CAMİÎ
1755 yılında Sadrazam 28. Çelebizade Mehmet Sait Paşa, buraya bir mescit yaptırmış ve mezarın etrafını bir duvarla çevirmiştir. Cami bir yangında harap olunca 1863 yılında Sultan Abdülaziz tarafından tamir edilmiştir.
HZ. YUŞA TÜRBESİ ZİYARET SAATLERİ
Haftanın yedi günü ziyarete açık olan türbe, 09:00 ile 18:00 saatleri arasında ziyaret edebilir.
YUŞA TEPESİ VE HZ. YUŞA TÜRBESİ’NE NASIL GİDİLİR?
Hz. Yuşa Türbesi, İstanbul ilinde ve Beykoz’da yer almaktadır. Otobüs ile Yuşa Tepesi’ne gelmek isteyen ziyaretçiler 15T, 15TY ve 135G otobüslerine binerek bölgeye ulaşabilirler. Bölgeye kendi aracı ile gelmek isteyen ziyaretçiler ise; Kavacık sapağından Beykoz yönüne doğru ilerleyerek Tokatköy’e vardıktan sonra tepeye yön tabelalarını takip ederek ulaşabilirler.
HZ. YAHYA(AS)IN HAYATI
HZ. YAHYA(AS)IN HAYATI
İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden. Zekeriyya aleyhisselamın oğludur. Annesinin ismi Elisa olup, İmran’ın kızıydı. Hristiyanlar Elizabeth diyorlar. Davud aleyhisselamın neslinden olup, hazret-i Meryem’in teyzesinin oğluydu.Allahü teâlâ, onu babası Zekeriyya aleyhisselamın duası üzerine ihsân etti. Zekeriyya aleyhisselam doksan dokuz veya yüz yirmi yaşına geldiği halde neslini devâm ettirecek bir evlâdı yoktu. Hanımı da doksan sekiz yaşındaydı. Gerek kendisinin, gerekse hanımının çocuk sâhibi olma yaşları geçmişti. Fakat içine evlâd sevgisi düşüp kendisine sâlih bir evlâd ihsân etmesi için Allahü teâlâya dua etti. Allahü teâlâ Zekeriyya aleyhisselamın duasını kabul etti. Zekeriyya aleyhisselam odasında namaz kıldığı sırada Cebrâil aleyhisselam ona şöyle nidâ etti:
“Yâ Zekeriyya muhakkak Allahü teâlâ sana kendinden gelen bir kelimeyi (İsa aleyhisselamı) tasdik edici ve kereminin seyyidi ve nefsine hâkim ve sâlihlerden bir peygamber olmak üzere Yahya’yı müjdeliyor.”
Bu husus Âl-i imrân sûresi 38-39. âyetlerinde bildirilmiştir.
Zekeriyya aleyhisselamın ihtiyar olan hanımı hâmile kaldı ve belirli müddetten sonra Yahya aleyhisselam doğdu. Rivâyete göre Yahya aleyhisselamın doğumu ile İsa aleyhisselamın doğumu aynı seneye rastlamaktadır. Doğumundan îtibâren fevkâledelikler içinde olan Yahya aleyhisselam babası Zekeriyya aleyhisselamın nezâretinde yetişti. Küçük yaşta Tevrat’ı okumaya ve hükümlerini anlamaya başladı. Zâten Allahü teâlâ tarafından ona küçük yaşından îtibâren hikmet ihsân edildiği, Tevrat’ı okuyup hükümlerini anlama kâbiliyeti verildiği bildirilmiştir. Tevrat’ı ve hükümlerini küçük yaşta öğrenmiş olan Yahya aleyhisselam bâzan Beyt-ül Makdis’te (Mescid-i Aksa) bâzan da tenhâ ve ıssız yerlerde Allahü teâlâya ibâdet ve tâatla meşgul olurdu.
Öğrendiklerini İsrailoğullarına anlatır, onları Allahü teâlânın emirlerini yapmaya yasaklarından kaçınmaya dâvet ederdi. Gâyet mütevâzî ve sâde bir hayat yaşar, kıldan elbise giyer, arpa ekmeği yerdi. Dünyâya gönül vermezdi. Gece gündüz Allahü teâlâya ibâdet eder, Allah korkusundan dolayı çok ağlardı. Göz yaşları sebebiyle nûrlu yüzü yara olurdu.
Yahya aleyhisselam rüşd (olgunluk) çağına ulaştığı zaman, kendisine Allahü teâlâ tarafından peygamberlik emri bildirildi. İlk önce Musa aleyhisselamın bildirdiği dînin esaslarına uyması ve Tevrat’ın hükümlerini insanlara tebliğ etmesi emredildi. İsa aleyhisselama İncîl nâzil olup, Tevrat’ın hükmü kaldırılınca İsrailoğullarını İncîl’in emir ve yasaklarına uymağa çağırdı. Daha sonra Şam’a giderek insanları hak dîne dâvet etti.
Yahya aleyhisselamın dâvetini kabul edenler olduğu gibi, türlü bahânelerle ona karşı çıkanlar da oldu. Peygamberlerin mucizelerini gördükleri hâlde onlara inanmayıp, karşı çıkan ve birçok peygamberi şehit eden İsrailoğulları İsa aleyhisselama karşı çıkıp onu şehit etmek istediler. Allahü teâlâ İsa aleyhisselamı göğe kaldırdıktan sonra Yahya aleyhisselam İncîl’in hükümlerini insanlara anlatmaya devâm etti. Zâlim Yahudi Hükümdârı Herod’un torunu Birinci Herod, hazret-i Yahya’ya iyi muâmelede bulunurdu. Kendi kardeşinin kızı veya hanımının önceki kocasından bir kızı vardı.Yahudi hükümdârı Birinci Herod bu kızla evlenmeyi ve nikâhlarını Yahya aleyhisselamın yapmasını istedi. Yahya aleyhisselam böyle bir evliliğin hazret-i İsa’nın tebliğ ettiği İncîl kitabında yasaklandığını ve böyle bir nikâhın imkânsız olduğunu bildirdi. Bu duruma içerleyen kızın annesi, Yahya aleyhisselamın öldürülmesini istedi.
Yahya aleyhisselama karşı iyi niyet sâhibi olan birinci Herod da kadının ve kralla evlenmek isteyen kızının isrârı üzerine Yahya aleyhisselamın yakalanıp getirilmesi veya öldürülüp, başının getirilmesini adamlarına emretti.
Herod’un adamları Yahya aleyhisselamı yakalayıp, başını kesmek sûretiyle şehit ettiler. Başka bir rivâyette de yakalayıp getirdiler. Herod kendisi başını kesmek sûretiyle şehit etti. Kesilmiş olmasına rağmen Yahya aleyhisselamın başı mucize olarak: “Bu kızı almak sana helâl değildir.” diye defâlarca söyledi. Allahü teâlâ Yahya aleyhisselamın intikâmını almak için onların başına bâzı musîbetler gönderdi. Bâzı rivâyetlerde Herod ve evlenmek istediği kızı, Karun gibi yerin yuttuğu bildirilmektedir.
Yahya aleyhisselam şehit edildiği zaman otuz dört yaşlarında bulunuyordu. Yahya aleyhisselamın mübârek bedeninin parçaları, başka başka şehirlerdedir. Başı ise Şam’daki Ümeyye Câmiindeki türbededir.
Yahya aleyhisselam sûret itibariyle zamânındaki insanların en güzeli ve hüsn-ü Cemâl sâhibiydi. İnsanlara karşı yumuşak huylu, tevâzû ve şefkât sâhibiydi. Başındaki saçları seyrek ve sesi inceydi.
Ondan önce Yahya ismiyle isimlendirilen olmamış ve ismi Allahü teâlâ tarafından bildirilmişti. Bu husus Meryem sûresi 7. âyetinde bildirilmiştir. Yahya aleyhisselam günahlardan temiz kılınmış olup, takvâ sâhibiydi. Tevâzu sâhibi olup itâatkar ve halim selîmdi. Yahya aleyhisselam doğduğu, öldüğü ve dirildiği günlerde Allahü teâlâ tarafından selâmete erdirildi. Bu husûsiyetleri Meryem sûresi 13, 14 ve 15. âyetlerinde bildirilmiştir.
Mucizeleri:
1. Taşın dile gelmesi: İsrailoğulları, Yahudi Hükümdârı Birinci Herod’un emri üzerine Yahya aleyhisselamı şehit etmek için arıyorlardı. Bu haberi duyan Yahya aleyhisselam onlardan uzaklaşıyordu. Bu sırada bir kaya dile geldi:“Ey Allah’ın peygamberi! Bana gel!”
Yahya aleyhisselam kayaya yaklaştığı zaman içinin kovan gibi oyulmuş olduğunu gördü. O taşın içine girdi. Yahya aleyhisselamı şehit etmek üzere arayan kâfirler o kayaya yaklaştıkları zaman, o kayadan kâfirler üzerine oklar atılmaya başlandı. Bu durumu gören Yahudiler geriye dönüp kaçtılar.
2. Gündüz vakti yıldız göstermesi: Yahya aleyhisselam peygamber olarak vazîfelendirilip Şam’a geldikten sonra insanlar ona; “Hakîkaten peygambersen, bize gündüz gözü ile yıldızları göster.” dediler. İnsanların bu isteği üzerine Yahya aleyhisselam dua edip gündüz güneşin çevresindeki yıldızlar görünmeye başladı.
Kur’ân-ı kerîmde Âl-i imrân, Meryem ve Enbiyâ sûrelerinde Yahya aleyhisselamdan bahsedilmektedir.
Yahyâ -aleyhisselâm- kimdir? Peygamber Efendimizin de bahsettiği ve Kur'an'da geçen Hazreti Yahyâ nasıl bir gençlik dönemi yaşadı? Karakter olarak nasıl bir şahsiyete sahipti?
Yahyâ -aleyhisselâm- ile Hazret-i Meryem, teyze çocuklarıdır. Yahyâ -aleyhisselâm- çocukluğundan itibâren ibadetle yetişmiş bir mü’mindir. Kendisine rüşd (olgunluk) çağında peygamberlik verilmiştir. Yahyâ -aleyhisselâm- son derece iffetli bir hayat yaşamış, zâlim bir hükümdârın iffetsizliğine karşı çıktığı için şehâdet şerbetini içmiştir.
HZ. YAHYA'NIN (A.S) DÜNYAYA GELİŞİNİ KURAN NASIL ANLATIYOR?
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’a Hazret-i Yahyâ’nın ihsân edilmesi, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:
“Orada (Beyt-i Makdis’te) Zekeriyyâ, Rabbine duâ etti: «–Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla! Şüphesiz Sen duâyı hakkıyla işitensin.» dedi.” (Âl-i İmrân, 38)
“Rabbim! dedi: Muhakkak ki ben (o hâle geldim ki) kemiklerim zayıfladı; saçım başım ağardı. Ve ben, Rabbim! Sana (ettiğim) duâ sâyesinde hiç bedbaht olmadım!” (Meryem, 4)
“Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir velî (oğul) ver!” (Meryem, 5)
“Ki o, bana vâris olsun; Ya’kûb hânedânına da vâris olsun! Rabbim onu rızâna lâyık kıl!” (Meryem, 6)
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ın can u gönülden yaptığı bu samîmî duâ, ind-i ilâhîde makbûl oldu:
“Zekeriyyâ mâbedde durmuş namaz kılarken melekler O’na şöyle nidâ ettiler: «–Allâh sana, kendisi tarafından gelen bir kelimeyi tasdîk edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahyâ’yı müjdeler.»” (Âl-i İmrân, 39)
Müfessirlerin beyânına göre, âyetteki “kelime” ile kastedilen, Hazret-i Îsâ’dır. Âl-i İmrân Sûresi’nin 45. âyet-i kerîmesi de bunu açıkça ifâde etmektedir. Diğer bir âyet-i kerîme ise şöyledir:
“Allâh buyurdu ki: «–Ey Zekeriyyâ! Biz Sana bir oğul müjdeleriz ki, O’nun adı Yahyâ’dır. Daha önce O’na kimseyi adaş yapmadık!»” (Meryem, 7)
Âyette “Daha önce, O’na kimseyi adaş yapmadık!” buyrulması, Hazret-i Yahyâ’yı tekrîm içindir. Zîrâ Yahyâ ismi ilk olarak O’na verilmiş, üstelik bizzat Cenâb-ı Hak tarafından lutfedilmiştir. Bu aynı zamanda Yahyâ -aleyhisselâm-’ın sâhip olduğu diğer müstesnâ fazîletleri de ifâde etmektedir.
“Yahyâ”, diri mânâsınadır. İki ihtiyardan bir evlâd bahşedilmesi, âdetâ ölüden diri yaratmak gibidir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“Zekeriyyâ: «–Ey Rabbîm! Bana ihtiyarlık gelip çattığına, üstelik karım da kısır olduğuna göre benim nasıl oğlum olabilir?» dedi. Allâh şöyle buyurdu: «–İşte böyledir! Allâh dilediğini yapar!»” (Âl-i İmrân, 40)
“(Allâh:) «–Öyledir!» dedi. Rabbin: «–O Bana kolaydır. Daha önce, Sen hiçbir şey değilken Sen’i de yaratmıştım!» buyurdu.” (Meryem, 9)
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ın duâsının kabûl olmasının alâmeti, üç gün insanlarla işâretten başka şekilde konuşmaması ve Rabbini zikretmesi oldu:
“(Zekeriyyâ:) «–Rabbim! (Oğlum olacağına dâir) bana bir alâmet göster!» dedi. (Allâh) buyurdu ki: «–Sen’in için alâmet, insanlara üç gün, işâretten başka söz söylememendir. Ayrıca Rabbini çok zikret; sabah-akşam tesbîh et!»” (Âl-i İmrân, 41)
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, üç gün insanlarla hiç konuşmadı. Kavmine teblîgâtını toprağa yazarak işâretlerle bildirdi:
“Bunun üzerine Zekeriyyâ, mâbedden kavminin karşısına çıkarak onlara: «–Sabah akşam tesbîhte bulunun!» diye işâret verdi.” (Meryem, 11)
Cenâb-ı Hak buyurur:
“Biz (de) O’nun duâsını kabûl ettik ve O’na Yahyâ’yı verdik; zevcesini de kendisi için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar (bütün bu peygamberler) hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı. Onlar bize karşı derin bir saygı içindeydiler.” (el-Enbiyâ, 90)
Allâh Teâlâ, Yahyâ -aleyhisselâm-’a rüşd çağında iken Tevrât’a sarılmasını emretti:
“«–Ey Yahyâ! Kitâb’a (Tevrât’a) var gücünle sarıl!» (dedik) ve henüz sabî iken O’na (ilim ve) hikmet verdik!” (Meryem, 12)
“Tarafımızdan O’na kalb yumuşaklığı ve temizlik de (verdik). O çok sakınan bir kimse idi.” (Meryem, 13)
“Ana-babasına çok iyi davranırdı; O, isyankâr bir zorba değildi.” (Meryem, 14)
HZ. YAHYA'YA (A.S) PEYGAMBERLİĞİN VERİLİŞİ
Hazret-i Yahyâ’ya peygamberlik verildi. Ancak Îsâ -aleyhisselâm-’a peygamberlik ve İncîl gelene kadar Mûsâ -aleyhisselâm-’ın şerîatine tâbî oldu. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın şerîati ile amel eden peygamberlerin sonuncusudur. Babası Zekeriyyâ -aleyhisselâm- gibi şehîd oldu.
Mûsâ -aleyhisselâm-’ın getirdiği şerîate göre kardeş karısıyla evlenmek yasaktır. Bunun cezâsı da kısırlaştırmadır. (Levililer, 18/6-18; 20/19-21) Tevrât’ta yabancılarla zinâ etmenin cezâsı ölüm iken, evlenilmesi yasak olan kişiler arasındaki zinânın cezâsı ise daha farklıdır. (Tesniye, 22/22-27; Levililer, 20/11, 12, 14, 17) Nitekim Hazret-i Yahyâ’nın şehîd edilmesine de sebep olan bu mevzû ile ilgili olarak şöyle bir hâdise nakledilir:
Hazret-i Yahyâ’nın peygamberliği sırasında Kral Herot (Hirodes) kardeşinin karısı ile zinâ eder. Bunun üzerine Hazret-i Yahyâ, bunun ilâhî kanunlara aykırı olduğunu söyleyince kral tarafından zindana atılır. Daha sonra kralın doğum günü şenliğine, zinâ ettiği kadın kızıyla birlikte katılır. Bu kız yapmış olduğu gösterilerle kralı âdeta büyüler ve mest eder. Kral, o gün kız ne dilerse onu yerine getireceğine söz verir. Annesi tarafından kandırılan kız, Hazret-i Yahyâ’nın başını ister. Bu istek karşısında kral çok üzülür, ancak verdiği sözü hatırlar ve Hazret-i Yahyâ, başı kesilerek şehîd edilir. (Luka, 3/19-20; Matta, 14/1-12)
Bir rivâyette Yahyâ -aleyhisselâm-, başı defalarca kesildikten sonra bile zâlim Herot’a:
“–Bu kız sana câiz değildir!..” diye hitâb etti.
Ne gaflettir ki, Yahyâ -aleyhisselâm-’ın peygamberlik mûcizelerini gördüğü hâlde bedbaht I. Herot, O’na karşı çıkmış ve O’nu şehîd etmiştir.
Yahyâ -aleyhisselâm-’ın mübarek bedeni, muhtelif şehirlerdedir. Başı, Şam’daki Umeyye Câmii’nde gömülüdür.
Herot’la evlenen kız ise, daha sonra yerin dibine geçmiştir.
Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın semâya çekilmesi de bu vakte rastlar. Çünkü o zaman yahûdîler, peygamber öldürecek kadar azgınlaşmışlardı. Nitekim bu ve buna benzer pek çok aşırı cürümleri sebebiyle Cenâb-ı Hak tarafından şöylece lânetlendiler:
“Sözlerinden dönmeleri, Allâh’ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve «kalblerimiz kılıflanmıştır» demeleri sebebiyle (onları lânetledik; kendilerine türlü belâlar verdik. Onların kalbleri kılıflı değildir;) tam aksine küfürleri sebebiyle Allâh o kalbler üzerine mühür vurmuştur; pek azı müstesnâ artık îmân etmezler.” (en-Nisâ, 155)
HAZRET-İ YAHYA’NIN (A.S.) ÖZELLİKLERİ
Cenâb-ı Hak O’nun mûcizevî doğumunu, yaşı hayli ilerlemiş olan babasına müjdelerken, sâlih bir gençte bulunması gereken şu güzel vasıflara dikkat çekmiştir:
‒Kendinden önceki peygamberleri tasdik etmesi,
‒Efendi,
‒İffetli ve
‒Sâlih olması. (Bkz. Âl-i İmrân, 39)
Allah Teâlâ, Hazret-i Yahyâ’ya -aleyhisselâm- rüşd çağında iken, indirdiği kitâba sıkıca sarılmasını emretti:
“«–Ey Yahyâ! Kitâb’a bütün gücünle sarıl!» (dedik) ve henüz çocuk iken O’na (ilim ve) hikmet verdik!” (Meryem, 12)
Gençliğini Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı istikâmetinde geçiren Yahyâ -aleyhisselâm- Kur’ân-ı Kerîm’de şu güzel vasıflarıyla methedilir:
“Tarafımızdan O’na kalp yumuşaklığı ve temizlik de (verdik). O, müttakî (günahlardan çok sakınan) bir kişiydi. Ana-babasına çok iyi davranırdı...” (Meryem, 13-14)
Hz. Yahya hem Hristiyanlık hem de İslam inancında kabul görülen peygamberler arasında yer almaktadır. Bu kapsamda Hz. Yahya kimdir, hayatı nasıldır, mesleği nedir, mucizeleri ve bunlarla ilgili ayetler nelerdir gibi sorular ortaya atılmaktadır. İşte, Hz. Yahya’nın hayatı ve mucizelerine dair tüm detaylar.
Hz. Yahya peygamberlik yapmak için Şam’a gönderilmiştir ve çocukluk çağından itibaren peygamberlik vazifesini yerine getirmeye çalışmıştır. Hz. Yahya yaşamının bir döneminde Hz. İsa ile bir araya gelmiştir. Hristiyanlık inancına göre Hz. Yahya ile ilgili bilgiler Yeni Ahit’te yer almaktadır. İslam inancına göre de Kur’an-ı Kerim’de yer alan bazı ayetlerde Hz. Yahya’nın hayatı hakkında kısa bilgilere yer verilmektedir.
Hz. Yahya Kimdir?
Hz. Yahya, Zekeriya peygamberin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Aslında Zekeriya peygamber ile eşinin bir müddet çocuğu olmamıştır. Zekeriya peygamber, ölümünden sonra yerine akrabalarının geçeceğini düşünerek Allah’a bir evlat vermesi için dua etmiştir. Bunun üzerine Zekeriya peygamberin duası kabul edilmiş ve oğluna Yahya ismini vermesi emredilmiştir. Yahya peygamberden önce başka hiçbir insanın bu ismi taşımadığı bilinmektedir.
Yahya küçük yaşlardan itibaren hikmet sahibi bir çocuk olarak görünmekteydi. Bu yaşlarda bile Allah’ın emirlerine uyan ve ona saygı duyan bir insandı. Hz. Yahya’nın annesi el-İşba adında bir kadındı. El-İşba ile Hz. Meryem’in annesi kardeştiler.
Haberin Devamı
Hazreti Yahya (A.S) Hayatı (Kıssası)
Hz. Yahya olgunluk çağına geldiğinde kendisine peygamberlik vazifesi tebliğ edilmiştir. Bu bağlamda Hz. Yahya ilk olarak Hz. Musa’ya indirilen Tevrat’ın hükümlerini yaymaya başlamıştır. Ancak Tevrat’ın hükmü kaldırılıp, yerine İncil indirilince insanları İncil’in emirlerine davet etmiştir. Hz. Yahya’nın görevini sürdürdüğü dönemde hem ona inanan hem de inanmayan insanlar olmuştur. Hatta bazı peygamberleri şehit eden İsrailoğulları, onu da şehit etmek istemişlerdir.
Hz. Yahya, otuzlu yaşları geçtiğinde Yahudi hükümdarı Herod’un torunu ile karşı karşıya gelmiştir. Birinci Herod, Hz. Yahya’ya oldukça iyi muamele etmiş ve kendisinden kız kardeşinin kızı ile evlenmesini istemiştir. Bazı kaynaklarda bu kızın Herod’un üvey kızı olduğu da yazmaktadır. Hz. Yahya, İncil hükümlerinde böyle bir nikaha izin verilmediğini öne sürerek bu teklifi reddetmiştir.
Hz. Yahya’nın nikah teklifini reddetmesi üzerine bahsi geçen kızın annesi bu duruma oldukça içerlemiş ve Hz. Yahya’nın öldürülmesi için çabalamıştır. Bunun üzerine Hz. Yahya, Herod’un adamları tarafından yakalanmış ve bazı kaynaklara göre de şehit edilmiştir. Bu kaynaklarda Hz. Yahya’nın başının kesildiği ve bu esnada 34 yaşında olduğu yer almaktadır.
Hazreti Yahya (A.S) Mesleği
Dünyaya gönderilen bütün peygamberler, bu vazifenin yanı sıra farklı mesleklerle de uğraşmışlardır. Hz. Yahya’da peygamberlik görevini icra ettiği sırada vaizlik yapmıştır. Bu kapsamda Hz. Yusuf’un dünya üzerindeki mesleği vaiz olarak kaynaklara yansımıştır.
Hazreti Yahya (A.S) Mucizeleri ve İlgili Ayetler
Hz. Yahya Kur’an’da adı geçen peygamberler arasında yer almaktadır. Al-i İmran, Meryem ve Enbiya Suresi’nde adı geçmektedir. Hz. Yahya da diğer peygamberler gibi bazı mucizeler taşımaktadır. Bu mucizelerden ilki Hz. Yahya Herod’un adamlarından kaçarken bir kayanın dile gelmesidir. Bu kaya hem Hz. Yusuf’u içinde saklamış hem onunla konuşmuş hem de Herod’un adamlarına ok atarak onları korkutmuştur.
Hz. Yahya’nın bir diğer mucizesi de gündüz vakti gökyüzünde yıldız göstermesidir. Bu olay Hz. Yusuf Şam’da bulunurken gerçekleşmiştir. Bu bağlamda insanlar Hz. Yahya’dan gündüz vaktinde kendilerine yıldız göstermesini istemişlerdir. Hz. Yahya’da onların bu isteği üzerine Allah’a yalvararak kendisine yardım etmesini istemiştir. Bunun üzerine gökyüzünde güneş varken yıldızlar görünmeye başlamıştır.
HZ. YAHYA'NIN (A.S) ŞEHADETİ
Yahyâ -aleyhisselâm- şehîd edildiği zaman otuz küsur yaşındaydı.
O, âyet-i kerîmede de bildirildiği üzere üç tehlikeli günde Allâh Teâlâ’nın rahmetine nâil olmuştur:
“Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağı gün O’na selâm olsun!” (Meryem, 15)
Beyzâvî, bu âyeti şöyle açıklar:
“İnsanlara musallat olan şeytan, O’na hayâtında zarar veremesin! Kabir azâbından sâlim olsun! Hesâb korkusu ve cehennem azâbı görmesin!”
HZ ZEKERİYYA(AS)IN HAYATI
HZ ZEKERİYYA(AS)IN HAYATI
Zekeriyyâ kelimesinin aslı İbrânîce Zekarya’dır ve “Yahve hatırlar” anlamına gelir. İslâmî kaynaklarda da kelimenin İbrânîce olduğu ve Zekeriyyü, Zekeriyyâ şeklinde telaffuz edildiği belirtilmektedir (İbn Düreyd, II, 324; Mevhûb b. Ahmed el-Cevâlîkī, s. 349; Jeffery, s. 151).Benî İsrâîl peygamberidir. Soyu, Süleyman -aleyhisselâm-’a ulaşır. Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ’da Tevrât yazar ve kurban kesmeyi idâre ederdi. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın dînini kuvvetlendirirdi. Marangozluk yapar, el emeği ile geçinirdi. Kavmi tarafından şehîd edilmiş olup türbesi Halep’tedir.
ALLAH'TAN (C.C) PEYGAMBER İSTEDİLER
Zekeriyyâ -aleyhisselâm- zamanında Şam ve Kudüs, Batlamyusçular’ın elindeydi. Bunlar, Beyt-i Makdis’e hürmet ederler ve İsrâîloğulları’nı hoş tutarlardı. Bu kavmin uluları, ibâdethâneden hiç dışarıya çıkmazdı. Beyt-i Makdis’te gece-gündüz ibâdet ederlerdi. O zamanlar İsrâîloğulları arasında bir peygamber yoktu. Kendilerine bir peygamber göndermesi için Allâh’a ilticâ ettiler.
Nihayet Zekeriyyâ -aleyhisselâm- Allâh -celle celâlühû- tarafından peygamber olarak gönderildi.
Beyt-i Makdis’te dört yüz âzadlı âbid ibâdet etmekteydi. Âzadlı bir kişi, Allâh katında mûteber olmak isterse, hanımı hâmile olunca:
“–Yâ Rabbî! Oğlum olursa, onu sana ibâdet için Beyt-i Makdis’e nezir (adak) olarak adadım.” derdi.
Bu şekilde erkek çocuklar mutlakâ Beyt-i Makdis’e adanırdı. Bu âdet, Mûsâ -aleyhisselâm- zamanından kalmıştı. Allâh -celle celâlühû-, Mûsâ -aleyhisselâm-’a buyurmuştur:
“–Ey Mûsâ! Ben, kullarımdan o kişiyi severim ki, gençlik zamanından ihtiyarlık hâline kadar ömrünü ibâdetle geçirmiştir. Gençliğinde günah işlememiş ve gönlünü yalnızca bana bağlayarak benim sevgimi kazanmıştır.”
HZ. ZEKERİYA'NIN (A.S) KÜNYESİ
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, Süleyman -aleyhisselâm-’ın soyundan olan Elisa ile evlendi. Elisa, Meryem’in annesi olan Hunne’nin kızkardeşidir. Hunne’nin kocası, İmrân’dır.
Zekeriyyâ -aleyhisselâm- ile Elisa’dan Yahyâ -aleyhisselâm- doğmuştur.
HZ. ZEKERİYA'NIN (A.S) KUR'AN'DA GEÇEN ÖZELLİĞİ
Hz. Zekeriyyâ’nın Kur’an’da anılan bir başka özelliği de annesi tarafından mâbede adanan Hz. Meryem’in himayesini üzerine almış olmasıdır. Hz. Meryem’in mâbedde kimin himayesinde kalacağı hususunda İmrân ailesi arasında kura çekilince kura Hz. Zekeriyyâ’ya çıkar. Rivayete göre Hz. Meryem’in korunmasını üstlendikten sonra Hz. Zekeriyyâ mâbedde Hz. Meryem’e tahsis ettiği dua odasına (mihrab) her çıkışında onun yanında taze meyveler bulur. Bazı rivayetlere göre taze meyvelerden maksat onun kışın yaz meyvelerini, yazın da kış meyvelerini bulmasıdır. Meryem’e Allah tarafından meyveler ihsan edildiği bilgisine yer verilen rivayetlerde bu durumun Zekeriyyâ’yı, Allah’ın tıpkı Meryem’e mevsim dışı meyveler ihsan etmesi gibi yaşlanmış bedenlerinde bir çocuk üretebileceği düşüncesine sevkettiği ve bunun için Allah’a dua ettiği belirtilir.
Kur’ân-ı Kerîm’de adı altı yerde geçen Zekeriyyâ (Âl-i İmrân 3/37, 38; el-En‘âm 6/85; Meryem 19/2, 7; el-Enbiyâ 21/89) duası kabul edilen, hayırlı işlere koşan (el-Enbiyâ 21/90), namaz kılan (Âl-i İmrân 3/39), Meryem’i himaye eden (Âl-i İmrân 3/37) bir kişi ve Allah’ın kulu olarak (Meryem 19/2) anlatılmaktadır (Fîrûzâbâdî, VI, 92-93). Kaynaklarda Zekeriyyâ’nın Dâvûd ve Süleyman soyundan geldiği zikredilmektedir.
HZ. ZEKERİYA'NIN DUASI
Hz. Zekeriya’nın (a.s.) Kur’an-ı Kerim’de geçen duası...
Zekeriya (a.s.), Allah’a dua edip kendisine çocuk ihsan etmesini istemişti:
وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا وَأَنْتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ
“(Ey Peygamberim!) Zekeriya’yı da (an). O, Rabbine; ‘Rabbim! Beni tek (yalnız başıma çocuksuz) bırakma. Sen, vârislerin en hayırlısısın (her şeyim sana kalacaktır)’ diye dua etmişti.” (Enbiyâ, 21/89)
Yüce Allah, Zekeriya Peygamberin duasını kabul ettiğini şöyle bildirmektedir:
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَى وَأَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ إِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا وَكَانُوا لَنَا خَاشِعِينَ
“Onun duasını da kabul buyurduk ve ona Yahyâ’yı armağan ettik. Eşini de kendisi için ıslah ettik (çocuk doğurmağa elverişli bir hâle getirdik). Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi.” (Enbiyâ, 21/90)
HZ. ZEKERİYA ŞEHİT EDİLDİ
İslâmî kaynaklarda onun tıpkı oğlu Yahyâ gibi şehid edildiği belirtilmektedir.
Bir hadiste marangozluk yaptığı bildirilen Zekeriyyâ’nın (Müsned, II, 296; Müslim, “Feżâǿil”, 169) vefatıyla ilgili hıristiyan kaynaklarında bilgi yoktur; İslâmî kaynaklarda ise onun tıpkı oğlu Yahyâ gibi şehid edildiği belirtilmektedir. Buna göre Yahyâ’nın Büyük Herod tarafından idam edilmesinden sonra yaşadığı bölgeden kaçan Zekeriyyâ yarılmış bir ağacın kovuğunda saklanmış, ancak şeytan onun elbisesinin bir kenarını dışarıda bırakmış, daha sonra düşmanlarına haber vermiş, onlar da ağacı keserek ikiye bölmüş, böylece Zekeriyyâ şehid edilmiştir (Sa‘lebî, s. 238-239). Türbesinin Halep Ulucamii bitişiğinde olduğu rivayet edilmektedir (DİA, XV, 248-249).
İlgili ayetlerin mealleri şöyledir:
“O / Zekeriya: 'Ya Rabbî, bana oğlum olacağına dair bir alâmet bildirir misin?' deyince, Allah: 'Senin işaretin / delilin şudur: Üç gün müddetle halkla işaretleşme dışında konuşmayacaksın! Rabbini çok zikret, sabah akşam onu tesbih ve tenzih et!' buyurdu.” (Âl-i İmran, 3/41)
“(Zekeriya): ‘Bana bir alâmet göster ya Rabbî!’ dedi. Allah buyurdu: Senin alâmetin, (sağlığın yerinde olmasına rağmen) üç gece (üç gün) insanlarla konuşamamandır.” (Meryem,19/10)
- Bu her iki ayette de Hz. Zekeriya’ya bir çocuğunun olacağına dair verilen müjde sebebiyle onun, bu konuda bir alamet istediğine dair bilgiye yer verilmiş ve bu alametin, işaretin ve göstergenin de hasta olmadığı halde, konuşmadan kesilmiş olacağına yer verilmiştir.
Âl-i İmran suresinde “üç gün”; Meryem suresinde ise, “üç gece" ifadesine yer verilmiştir. Bundan anlaşılıyor ki, üç gün, üç gece boyunca onun dili tutulmuştur.
- Hz. Zekeriya, çok yaşlı olduğundan, hanımı zaten kısır bulunduğundan dolayı bu ilahî müjdeyi şaşkınlıkla karşılamış ve belki de aşırı sevincinden ötürü bir an önce eşinin gebe kalmasını ve bunun için de kendisine bir alametin gösterilmesini istemiştir. Allah da ilahî hikmetiyle bu alameti, üç gün boyunca dilinin tutulması olarak ön görmüştür.
Hz. Zekeriya’nın dilinin Allah tarafından konuşmaktan kesilmesinin iki faydası vardır: Birincisi: Hanımın gebe kaldığına dair bir alamet olmasıdır.
İkincisi: Bu büyük nimete karşı Rabbini tesbih etmesi için dünya işleri ve insanlarla alakasının kesilmesidir. Âl-i İmran suresindeki ilgili ayetin ifadesinde bu tesbih işi açıkça ifade edilmiştir.
Razî’nin ifade ettiği gibi, bu olay bir kaç yönden mucizedir:
a) Hz. Zekeriya’nın insanlarla konuşacak durumunun olmamasına rağmen, Allah’ı rahatlıkla zikr ve tesbih etmesidir.
b) Sağlığı yerinde olmasına rağmen, belli üç gün-üç gecede birden dilinin tutulup konuşmaktan kesilmesi, ayrıca Allah’ın bir mucizesi olduğunu gösterir.
c) Hz. Zekeriya, eşine ve yakınlarına dilinin tutulması durumunda hanımın gebe kalacağını söylemesi ve bu dediklerinin olduğu gibi tahakkuk etmesi, ayrıca bir mucizedir. (bk. Razi, ilgili ayetlerin tefsiri)
d) Üç günden sonra dilinin tekrar çözülmesi de bir mucizedir.
Demek ki, çocuğun olacağına dair verilen müjde bir mucize olduğu gibi, bununla ilgili meydana gelen olaylar zinciri de birer mucize parıltısı olmuştur.
- Ebu Müslim’e göre, bu ayetlerde söz konusu olan “üç gün konuşmama” meselesi, zorunlu bir dil tutulması değil, Allah’ın emriyle yapılan bir harekettir. Buna göre, Allah; Hz. Zekeriya’ya şöyle demiştir:
“Ben ne zaman sana: ‘Artık dilinle konuşmayı bırak, işaret diliyle konuş; dünya işleriyle / insanlarla uğraşmayı bırak, zikir ve tesbihlerle meşgul ol!’ diye emrettiğimde, sen artık hanımının gebe kalacağını bil; bu senin içi bir alamettir.”
Hz Zekeriya ‘nın Duası; Hz. Musa ile Hz. Harun’un babası olan İmran’ın hanımı hamile kalınca, “Rabbim! Karnımdakini sırf sana hizmet etmek üzere adadım. Benden kabul et, şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilesin” (Al-i İmrân 3/35) diye dua eder, çocuğu doğunca “Meryem” adını verir. Meryem’in teyzesinin kocası ve İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden olan Hz Zekeriya (a.s.), Allah’ın emri ile Beyt-i Makdis’te çocuğun bakımını üstlenir. Hz Zekeriya, çocuğun bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulur. “Meryem, bu sana nereden geldi?” diye sorar. Daha sonra babasız olarak Hz. İsa’yı dünyaya getirecek olan Meryem de “Bu, Allah katından” diye cevap verir. (bk. Âl-i İmrân, 3/35–37; Enbiya, 21/89)Hz Zekeriya, burada Allah’a şöyle dua eder :
Türkçe Okunuşu : “Rabbi heblî milledünke zürriyyeten tayyibeten inneke semî’uddü’âi.”
Anlamı : “Ey Rabbim! Bana katından temiz bir soy ihsan eyle, şüphesiz sen duayı işitensin!” (Âl-i İmrân, 3/38)
Hz Zekeriya ‘nın diğer bir duası da şöyledir.
Türkçe Okunuşu : “Rabbi lâ tezarnî ferden ve ente hayrulvârisîn”
Anlamı : “Rabbim! Beni yalnız başıma bırakma (bana bir çocuk ver), Sen varislerin en hayırlısısın.” (Enbiyâ, 21/89)
Yüce Allah, Zekeriya (a.s.)’nın duasını kabul eder ve kendisine yaşlı olmasına rağmen Yahya’yı ihsan eder. (bk. Âl-i İmrân, 3/39–41; Enbiyâ, 21/90)
Hz. Zekeriya ‘nın Hayatı Kısaca ( Hayatı Hakkında Bilgi ) :
Soyu Hz. Süleyman’a dayanmaktadır. Beyt-ül Makdis’de hoca olarak çalışırken peygamberlik görevi gelmiştir. Hz. Zekeriya’nın eşi, Hz. Meryem’in teyzesi İşa’dır. Hz. Meryem, Beytül Makdis’de özel bir odada gece gündüz ibadet etmekle meşgul oluyordu. Odadan hiç çıkmaz, erkek yüzü görmezdi. Buna rağmen Allah’ın hikmetiyle ondan Hz. İsa dünyaya geldi.
Hz Zekeriya bu durumu Yahudiler’e anlatsa da onlar inanmadı. Babasız çocuk olması mümkün değildi. Oysa onlar da biliyordu ki Hz. Adem’in annesi de babası da yoktu. Buna rağmen Hz Zekeriya’ya inanmayarak onu öldürdüler. Bir rivayete göre Zekeriya, oğlu Hz. Yahya öldükten sonra ölmüştür.Hz Zekeriya ‘nın Mucizeleri :
1. Kalemleri, kendi kendine Tevrat’ı yazardı. Zekeriya (a.s.) Beyt-i Makdis’te mahiyetinde yetmiş kişi olduğu halde Tevrat yazarlardı. Yahudilerin biri gelip; “Hak peygamber olsaydın, elinde Tevrat yazmaya muhtaç olmazdın; sen de elinle yazıyorsun, emrindekilerle aranızda hiçbir fark görmüyorum.” diye konuştu. Hazret-i Zekeriya bu söze çok üzüldü ve meraklandı. Cebrâil (a.s.) gelip: “Ey Zekeriya, buradan kalkınız! Kaleminize emir ediniz, kendi kendine yazsın!” dedi. Hazret-i Zekeriya kalkıp, emir edince, kalem istenen şeyi yazmaya başladı. O saatte kalem on iki sure yazdı. Bu mucize ile birçok kimse iman etti.
2. Hazret-i Zekeriya (a.s.) hazret-i Meryem’i terbiyesi altına aldığı vakti, yazılması lazım gelen kefaletnameyi, kalemsiz, hokkasız yazmışlardır.
3. Kur’ân-ı kerimde bildirildiği gibi, Hazret-i Zekeriya (a.s.) ve Beyt-i Mukaddes hademe ve kayyimlerinden yirmi dokuz kişi arasında hazret-i Meryem’in kefaleti hakkında meydana çıkan ihtilaf üzerine herkes kendi kalemini Ürdün suyuna atmışlarken, yalnız Hz Zekeriya (a.s.)’nın kalemi suyun üzerinde dikilmiş kalmıştır.
4. Ağaçlar, Hazret-i Zekeriya (a.s.) konuşurlardı. Yahudilerden bir kısım kendisini şehit etmek üzere araştırırlarken, kendileri de onlardan kaçtığı vakit, bir ağaç; “Ey Allah’ın peygamberi, gel bende gizlen seni ben muhafaza ederim” diye dile gelmişti.
5. Hazret-i Zekeriya (a.s.) su üzerinde yürür ve mübarek ayakları ıslanmazdı. Kendisi için suda yürümekle, karada yürümek arasında fark yoktu.
6. Hazret-i Zekeriya (a.s.) ‘dan mucize istendiği vakitte, yakınlarındaki ağaçlara mübarek eliyle işaret etmiş, hemen ağaçlar, köklerinden kopup, önlerine gelip kalmışlardır.
Kuran-ı Kerîmin Âl-i İmrân, Meryem, Enbiyâ ve En’am surelerinde Hazret-i Zekeriya (a.s.)’la ilgili haberler
ZEKERİYYA (AS) IN AĞACIN İÇİNE GİZLENMESİ
Kur'an-ı Kerim'den öğrendiğimize göre, Hz. Meryem hurma ağacının altında ilâhî rahmete ve feyze muhatap olmuştu. Üzerindeki korku, mahzunluk gitmişti. Mevsim kış olmasına rağmen hurma ağacı meyvesini vermiş, daldaki hurmalar Hz. Meryem'in önüne dökülmüştü. İşte bu sırada İsa Aleyhisselâm dünyaya teşrif eder. Anne heyecan ve sevinç içinde yavrusunu kucağına alır. Ancak yine de kalbindeki sıkıntı geçmemiştir. Evlenmeden bir çocuğu olmuştur. Bunu kavmine nasıl anlatacaktır? Onlar inanmayacaklar; ne yapsa, ne etse, Hz. Meryem'i anlamayacaklardı. Âlemlerin Rabbi buyuruyor ki:
"Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: Ben çok merhametli olan Allah'a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım." (Meryem, 19/26)
İsa Aleyhisselâm'ın doğumunda bazı harikulâde olaylar meydana gelmiştir. Bunların birkaçını burada zikredeceğiz. Bir hadis–i şerifte Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz buyuruyor ki:
"Âdemoğlundan doğduğu vakit şeytanın dürtüp de ağlatmadığı kimse yoktur. Bundan sadece Meryem oğlu İsa hariçtir." [Buhârî, Enbiya 44, Bed'ü'l–Halk 11, Tefsir, Âl–i İmran 2; Müslim, Fezâil 147, (2366)]
Rivayet edilmiştir ki, İsa Aleyhisselâm'ın doğumu meydana gelmek üzere iken bir grup şeytan bunu görür. Ona yaklaşmak isterler; fakat buna muvaffak olamazlar. Durumu reisleri olan İblis'e haber verirler. İblis; emir eri şeytanları dinledikten sonra bu işte bir iş var diyerek, kendisi olay mahalline gider. Bir de bakar ki, meleklerden meydana gelmiş bir ordu tarafından koruma altına alınan bir anne ve çocuğu vardır. Yukarıdaki hadis–i şerifin işaret ettiği olay budur.
Bir başka rivayette de şöyle anlatılır: Hz. Meryem'i aramaya çıkan birkaç kişi, yolda bir çobana rastlarlar. Hz. Meryem'e rastlayıp rastlamadığını sorduklarında çoban: "Söylediğiniz gibi birini görmedim. Fakat dün gece yaşadığım olayı, bunca senedir çobanım, hiçbir zaman yaşamadım. İneklerim dün gece hep birlikte şu gördüğünüz vadiye yönelerek secde ettiler."
Bir başka rivayette ise; çoban, vadi tarafını işaret ederek, gece oraya bir nurun indiğini gördüğünü söyler.(İbn Kesir, Hadislerle Kur'an–ı Kerîm Tefsiri, çev. Bekir Karlığa – Bedrettin Çetiner, X/5135)
Doğum olayından sonra amcaoğlu Yusuf, Hz. Meryem'i bir mağaraya götürür ve Hz. Meryem nifâstan temizleninceye kadar orada kalır. Kırk gün dolunca çocuğunu kucağına alır ve şehre doğru yola koyulur.
Şehre yaklaştıkça Hz. Meryem'in heyecanı artar. Meryem'in kucağında bir bebekle geldiği haberi şehre ulaşır. Haberi duyan fitne odakları rahat durur mu? Hz. Meryem'i büyük bir kalabalık karşılar. Ona sorarlar:
"Ey Meryem! O kucağındaki çocuk kimin?"
Konuşma orucu tutan Hz. Meryem cevap vermez. Cevap alamayan kalabalıktan değişik sorular gelmeye başlar. Bu durum Kur'an–ı Kerîm'de şöyle bildirilmektedir:
"Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: Ey Meryem! Hakikaten sen iğrenç bir şey yaptın." (Meryem, 19/27)
Hz. Meryem sorulan sorulara cevap vermez, sabreder. Sataşmalar olur:
"Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi." (Meryem, 19/28)
Âyet–i kerimede adı geçen "Harun"un kim olduğu hakkında birkaç değişik görüş ileri sürülmüştür. Bunlardan birinde, Hz. Meryem'in atası olan Harun Aleyhisselâm'ın kastedildiği söylenmiştir. Bir diğer görüşte ise, bunun, o devrin İsrailoğulları arasında ahlâksızlığı ile bilinen "Harun" ismindeki kişi olduğu söylenir. Sırf Hz. Meryem'e hakaret olsun diye, onu onunla kardeş olarak anarlar. Bir başka rivayete göre de bu kişi, babasının akrabalarının içinde şeref ve namusu ile zirveye çıkmış "Harun" ismindeki bir kişidir. En doğrusunu hiç şüphesiz Allah Celle Celâluhu bilir.
Sataşmalar karşısında Hz. Meryem daha fazla dayanamaz ve el işareti ile kucağındaki çocuğu gösterir. İşaret ederek, "Bana değil; bu çocuğa sorun, size o cevap verecek." demek ister. Bu durum Kur'an–ı Kerîm'de şöyle anlatılmaktadır:
"Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. "Biz," dediler, "beşikteki bir sabî ile nasıl konuşuruz?" (Meryem, 19/29)
Meryem'in bu tavrı, orada bulunan kalabalığın tansiyonunun iyice yükselmesine sebep oldu. Nasıl olurdu da bir bebekle konuşulabilirdi. Meryem de işi iyice azıtmıştı, yaptığı ahlâksızlığın yanında bir de kendileri ile alay ediyordu. Dediler ki: "Bunun bizimle alay etmesi, zinasından daha beter!"
Rivayet olunduğuna göre; tam o sırada Hz. İsa Aleyhisselâm meme emiyordu. Bu sözü duyunca memeyi bıraktı, yüzünü onlara çevirdi, sol tarafına yaslandı ve ardından şehadet parmağı ile işaret etti. İsa Aleyhisselâm'ın onlara beşikte iken konuştuğu, bundan sonra çocukların konuşabilecekleri yaşa gelinceye kadar bir daha konuşmadığı da söylenmiştir. Bu olaylar meydana gelirken, Zekeriya Aleyhisselâm'ın da olaydan haberi olur ve derhal olay mahalline gelir. Ana kucağında duran İsa Aleyhisselâm'a hitaben:
"Eğer konuşman emredildiyse, konuş; hüccetini ortaya koy." der.
Tam bu esnada akılara durgunluk veren olay cereyan eder. Kur'an–ı Kerîm'e kulak verelim:
Çocuk şöyle dedi: "Ben, Allah'ın kuluyum. O, bana Kitab'ı verdi ve beni peygamber yaptı." (Meryem, 19/30)
Çocuğun konuştuğunu gören kalabalık, dehşete düşer. Böyle bir olay, o güne kadar ne görülmüş, ne de duyulmuştur. Bebek konuşmaya devam eder:
"Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı. Yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti. Beni anneme saygılı kıldı, beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır." (Meryem, 19/31–33)
Bu olaya şahit olanların söyleyecek sözleri kalmamıştı. Kalabalık sessizce dağıldı. Ne var ki, fitne ve fesat durur mu? Hiçbir zaman durmadı ki, o zaman dursun. İsrailoğullarının fesat, yalan, iftira ve bozgunculuk damarı bir defa kabarmıştı. Bunca açık mucizeyi gördükten sonra bile Hz. Meryem'e iftira atmaktan vazgeçmediler. Şimdi de Hz. Zekeriya Aleyhisselâm'ı olayın içine çekmeye çalışıyorlardı.
Hz. Meryem evladının büyümesi ile meşgul olurken, içten içe yayılan dedikodu ve fesat zehirleri de büyük rahatsızlık meydana getiriyordu. Baskı her geçen gün artarak çoğalıyordu. Artık dayanılacak gibi değildi. Kararını verdi, buralardan uzaklaşacaktı. Mısır'a gitmeye karar verdi, Amcaoğlu Yusuf ile birlikte Mısır'a gidip, yerleşti. Anne oğul Mısır'da bir süre kaldılar. Rivayet edildiğine göre; Mısır'da on iki yıl kaldılar.
Onlar Mısır'da yaşamlarını sürdürürken, Zekeriya Aleyhisselâm da yeni doğmuş olan Yahya Aleyhisselâm ile meşgul olmaktadır. Yahya Aleyhisselâm; İsa Aleyhisselâm'dan yaklaşık olarak beş altı ay önce doğmuştur. Bu doğum ihtiyar babayı son derece mutlu etmiştir. Bu mutluluğunu bozan İsa Aleyhisselâm'ın durumudur. Netice olarak, Yahya gelişip büyümekte, İsa Aleyhisselâm da annesi ile birlikte Mısır'da yaşamını sürdürmektedir. Bu arada iftira kampanyası hızla devam etmektedir.
Bu iftiraları çıkaranların elebaşları, Zekeriya Aleyhisselâm'a kötülük etmeye karar verirler. Onu takibe alırlar. Bir gün tenha bir yerde Zekeriya Aleyhisselâm'ı kıstırırlar. Yaşı oldukça ilerlemiş bulunan Zekeriya Aleyhisselâm adamların kötü niyetli olduklarını anlar ve onlardan uzaklaşmaya çalışır. İsrailoğullarının teröristlerinden kaçarken, rivayet edildiğine göre; bir ağacın yanından geçmekte idi. Ağaç dile gelerek: "Ey Allah'ın resûlü, bana gel!" der.
Ağaç birden yarılır ve Zekeriya Aleyhisselâm ağacın içine girer ve kurtulur. Ancak şeytan burada yapacağını yapar. Ağacın içine girerken, giydiği elbisenin eteğinden bir parça dışarıda kalır. Ağacın yanına gelen teröristler ağaçtan dışarı sarkan elbise parçasını görünce bu işte bir tuhaflık olduğunu anlarlar ve ağacı kesmeye karar verirler. Ağacı ortadan keserler. Böylece ağacın içinde bulunan Zekeriya Aleyhisselâm da ağaçla birlikte kesilir ve şehit peygamberler kervanına katılır. (Peygamberler Tarihi, Osmanlı Yayınevi, I/275)
Zekeriya Aleyhisselâm, İsrailoğullar'nın şehit ettikleri ilk peygamber değildir, son peygamber de olmayacaktır. Oğlu Yahya da babasının yolunda olacaktır. O da İsrailoğullarının azgın teröristleri tarafından öldürülecektir.
Geçmiş peygamberlerle ilgili anlatılan bazı bilgiler İsrailiyata dayanmaktadır. İslami kaynaklarda geçmeyen bilgilere itimat etmemek gerekir. Ayrıca peygamberler masumdur, günah işlemezler...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)